XOXO The Book
XOXO The Mag

I Can Sing

Sanatçı Ferhat Özgür'le resimden girip kentsel dönüşümden çıktığımız bir söyleşi yaptık.

Resim, fotoğraf, video gibi farklı disiplinlerde çalışmalar yapıyorsun. Aslında resim kökenli olduğunu biliyoruz; diğer alanlara sıçrayışın nasıl oldu? Birbirlerini nasıl etkiliyorlar?

Resim kökenliyim ve bunun kanımca müthiş avantajları var. Hala da resim yapıyorum, sergilerde gösteremediğim pek çok sayıda desen ve resim çalışmam var. Resmin yanı sıra enstalasyon, fotoğraf ve video gibi diğer disiplinlere geçişim, benim kuşağımdan pek çok sanatçıda olduğu gibi doksanlı yılların ortalarına kadar uzanıyor. Çağdaş sanat hareketinin ısınmaya başladığı bir dönem, yeni demekten kaçınıyorum ama kesinlikle farklı araç ve gereçlere duyulan ihtiyacın genç kuşak arasında hızla arttığı bir süreçten bahsediyoruz. Belli bir medyumun bir meseleyi tek başına anlatmaya yetmediği anda bir başka medyuma gidiyorsun, bunu yeni ve farklı olmak için değil, içsel bir ihtiyaçtan dolayı yapıyorsun, yoksa ötesi gösteriş olur. Bir de anlatım dilindeki çeşitliğin karşılıklı beslendiği bir çok nokta var. Resim eğitiminden aldığım, ritm, ışık, renk, kompozisyon, denge gibi temel görsel öğeleri fotoğraf, video gibi disiplinlerde deneyimlemen görsel perspektifini zenginleştiriyor. Video ve fotoğraf gibi disiplinlerde örneğin çerçeveleme, kadraj dediğin öğelerde gösterdiğin hassasiyet sen farkında ol ya da olma resim eğitiminden geliyor.

Üretim sürecinde seni harekete geçiren ne oluyor? Nelerden etkileniyorsun?

Söylemesi biraz garip olacak ama aslında beni harekete geçirmeyen hiçbir şey yok gibi, keşke tersi olsa da biraz durulsam. Nereye bakarsam bakayım, elime ne geçerse geçsin, onları potansiyel olarak dönüştürülebilecek bir sanat konusu-nesnesi-objesi olarak algılıyorum. Resim-desen söz konusu olunca, gündelik gazetelerde ve dergilerdeki görsel imajlar, atık eski kartposallar, fotoğraflar, posterlerin yeniden yorumları, farklı imajların yan yana geldiğinde yarattığı ara anlamlar, durumlar; fotoğraf ve video söz konusu olunca, kentin kendisi, insanlar, sokak, hayat dediğin tuhaf akışkanlıklara özgü her şey. Bu sırrı vermekten kaçınmıyorum ama ısrarla vurgulamalıyım ki benimle konuşan insanları görüntü olarak dinliyorum, onların hayatlarını çalıp öyküleştiriyorum bir biçimde.

Stüdyoda çalışmayı tercih etmediğini biliyoruz. Nasıl bir çalışma ortamın var?

Gerçekten de sabit bir atölyem yok, olmasını istedim mi, hatırlamıyorum. Daha çok işleri koyabileceğin korunaklı bir bölge, depo, ihtiyacım olan şey. Atölye dediğimizde tanımlı ve sınırlı bir mekandan bahsediyoruz. Çalışma ortamım mı? Yaşadığım yer, evim de bir atölye, gezip tozduğum arşınladığım mahalleler, sokaklar, hurdacılar, eskiciler, yıkık dökük harabe bölgeler, bilgisayarımın içi, masamın üstü, kütüphanem, gardırobum, çekmecem, pantolonumun cebi birer atölye. Her birinde bir iş var çünkü. Göçebe ve sınırsız bir mekan demeliyim ki ancak böyle rahat edebiliyorum. Her an her yerde çalışabilirim gibi geliyor. Özellikle dar ve küçük alanların sınırlı olanaklarından çıkaracağım sonuçlar nedense daha çok ilgimi çekiyor. Bir metrekarelik bir alanda beş metrelik resim yapabilmek gibi bir şey.

Şimdiye kadar Tirana, İstanbul, Berlin ve Kahire gibi çeşitli bienallerde yer aldın. En heyecan verici olan ve sonunda seni en fazla tatmin eden hangisiydi?

2001’deki Tiran Bienali 30.000 Euro'luk bir bütçeyle yapıldı; 35 küratörün seçimiyle 250 sanatçı yer aldı, unutulmaz bir deneyimdi. Tiran’daki sanatçılar şimdi hala dolaşımda. 10. İstanbul Bienali temasal çerçevesi ve işlerin niteliği açısından unutulmazdı ama ne yazık ki çok iyi bir sergileme biçimi değildi. 6 dakikalık bir videomu 1.5 saatlik diğer işlerin arasında aynı ekrandan göstermek yanlıştı, kimse hatırlamıyor çünkü. Ayrıca ‘Bulmaca Panosu’ adlı dört parçalık diğer kamusal yerleştirme de ödenek sıkıntısı yüzünden bir parçaya indi ve istenildiği gibi gösterilemedi. Ödenek dediğimiz şeyi de telaffuz etmek istemiyorum çünkü ihtiyaç duyulan miktar gerçekten 'devede tırnak' denilen bir miktardı. Dolayısıyla pek haz aldığımı söyleyemem. 8. Kahire Bienali farklı bir deneyimdi. Tracy Emin, Peter Bonde gibi güçlü sanatçıların yanı sıra, çağdaş sanattan bihaber devlet destekli zorunlu ulusal katılımlar genel etkiyi zayıflattı ama mesela hayran kaldığım bir Moutaz Nasr video enstelasyonu da o sergideydi. Kişisel olarak en tatmin edici ve etkileyici olanı elbette 6. Berlin Bienali oldu ki, küratör Kathrin Rhomberg risk alarak sanatçı sayısını sadece 44 ile sınırladı. Dolayısıyla her bir sanatçıyı o kadar iyi vurguladı ki işlerin tadına varıldı, ziyaretçi sayısı tavan yaptı, sanatçılar için sonrasında bir yığın uluslararası dolaşım olanakları doğurdu.

Bienal demişken, bu yıl ilk kez düzenlenen İstanbul Tasarım Bienali'ni de sormadan geçmeyelim. 'Kusurluluk' teması senin için ne ifade ediyor?

Sanat tarihindeki birçok etkili yapıtı düşündüğümde, hepsi ‘kusurluluk’tan hareket ediyor. Kaza yapmak, hata yapmak, kasten mükemmel olmaktan kaçınmak, oluruna bırakmak, sonucunu bilememek ya da katlanmak halleri gibi. Israrla kusurlu hareket etmek bağlamında, Boch, Bruegel, Bacon, Dinos/Chapman’lar, Arcimboldo vs., bir yığın örnek var. Kusurluluğu, mükemmelliğin soğuk yabanıllığına karşın, daha sıcak ve insani buluyorum. Nietzsche’den hareketle Apollon’un akılcılığının karşısına Dionizos’un aşkınlığını dikmek gibi.

Çalışmaların bugüne dek Türkiye'de ve yurt dışında birçok önemli mekanda sergilendi. Son olarak 'I Can Sing' adını verdiğin videon MoMA’da sergilenmeye başladı. Bu çalışmandan biraz bahseder misin? Çıkış noktan ne oldu? Videoda kullandığın Hallelujah şarkısının akan görüntüyle oluşturduğu tezatın da üzerinde durarak neden bu şarkıyı ve neden özellikle Jeff Buckley versiyonunu seçtiğini anlatır mısın?

Benim iyi kötü bir solistlik geçmişim var. Yüksek lisans yaparken cep harçlığı çıkarmak için bir iki yıl orada burada rock, blues, folk vs. söyledim. Dolayısıyla müzik, işlerimde önemli bir yere sahip; sanatçılığı bıraksaydım galiba solistlikte devam edebilirdim ama işte… İşler de, zaman içinde müzikal siyasallık diyebileceğim bir tavıra dönüştü. ‘Hallelujah’ı Jeff Buckley yorumuyla 2006’da ilk dinlediğimde o kadar çarpılmıştım ki, galiba birkaç ay boyunca aralıksız dinledim, söyledim. O yorum beynime çivilenmişti. Sonra TOKİ’nin Ankara’da yarattığı kentsel tahribatı görünce aynı biçimde afalladım. Doğup büyüdüğüm Altındağ bölgesinin bir iki yıl içinde yerle bir edilişini görmek, tüm çocukluk anılarımın da geçmişe diri diri gömülüşünü seyretmek gibiydi. İçimde giderek bir ağıt belirdi. O sokaklara her bakışımda Hallelujah’ı mırıldanmaya başladım. Sonra olan oldu: ‘I Can Sing’ çıktı. Zıtlık fikrine gelince, daha önceden de söylediğim gibi bunun biraz her şeye potansiyel bir görüntü olarak yaklaşmakla ilgisi var. Kandinski’den araklama tanımla, sesleri görüntü olarak duymak ve görüntüleri de ses olarak görmek. Video bütünüyle zıtlıklar üzerine kurulmalıydı. Videoda oynayan öğrencim Hatice Coşkun neredeyse 5 yılını Almanya’da geçirmiş, tiyatro geçmişi olan birisiydi, İngilizce telaffuza yabancıydı, dudak hareketleri tam olarak şarkıya uymayacaktı ki bu modernleşen Türkiye’deki kadının absürt durumunu da ima edecekti. Jeff Buckley, Leonard Cohen’in ‘Hallelujah’ına bana göre ondan da öteye taşıyan, ölümsüzleştiren bir yorum getirmişti. Buckley’nin hayatı da dramatik bir sonla noktalanmıştı. 31 yaşında bir nehirde boğulup gittiğinde ardında ölümsüz bir 'Grace’ albümü bırakmıştı. Bu durumun videodaki dramatik havaya sindiğini de düşünüyorum. Ses erkek sesi ama şarkıyı dillendirmeye çalışan bir kadın. Başka bir tezatlık. Hatice ile çekimleri epeyce tekrarladık, çünkü her söyleyişte ağlıyor ve devam edemiyordu. Performansçının beden yorumuyla şarkının derin depresif havası daha da derinleşti böylece.

I Can Sing'de de gönderme yaptığın ve son günlerde sıkça duyduğumuz 'kentsel dönüşüm' kavramıyla ilgili ne düşünüyorsun? Nasıl bir dönüşüm bu, kentler neye dönüşüyor?

Evet, evet öyle yuvarlak ve belirsiz bir betimlemeyle geçiştirmiyorum kentsel dönüşümü. Bu dönüşümün birey ve toplum üzerinde yarattığı dönüşümler de var çünkü. Kentsel dönüşüm, toplumsal ve bireysel davranışlarımızda, alışkanlıklarımızda da bir değişim ve dönüşüme yol açıyor. En somut örneği, komşuluk ve dayanışmanın yok olması. Bunun yanı sıra, ekolojik kıyım da söz konusu. Bana göre dönüşüm değil, tahribat ve deformasyon, toprak rantı ve vahşi kapitalist mücadele. Kentler toplumsal dayanışmanın değil, bireysel izolasyonların çoğaldığı yabanıl alanlara dönüşüyor, Türkiye’de böyle. Taşradan gelen kontrolsüz göçü tetikliyor, uzun vadede içinden çıkılmaz dengesiz nüfus patlaması, işsizlik ve elbette toplumsal huzursuzluğa yol açıyor.

Peki, 'public art'ın kentsel dönüşüm üzerinde nasıl bir etkisi var sence? Türkiye'deki 'public art' projeleriyle ilgili ne düşünüyorsun? Beğendiğin işlere rastlıyor musun?

Bu çok uzun ve tartışmalı bir konu. Yani sokağa bir heykel diktiğinde o dışarıda bir heykel oluyor ama kamusal alanda sanat detaylı bir konu. Ben bundan, kamuda belli bir konuda belli bir bilinç ve davranış biçimi geliştirebilecek izleyici katılımcı projeleri anlamak istiyorum, ya da böylesini tercih ederim. Fakat her şeye karşın ‘dışarıda’, ‘sokakta’ yer alan nitelikli yapıtların genel olarak sanat, özel olarak çağdaş sanatın toplumla buluşması ve kaynaşmasında yapıcı etkileri yadsınamaz. Bizim gibi, tarihinde bir Tophane Saldırısı yaşamış talihsiz bir ülke için, en azından sanat denen şeyin ucube olmadığına yönelik bir algı geliştiriyorlar. Sevdiğim bir proje vardı, Taksim Meydanı’nda Adem Yılmaz’ın pleksiglas büyük kutu içindeki çivit mavisi heykelini çok sevmiştim. Tabii ki yok oldu gitti. Ankara’da gençlik yıllarımda Neşet Günal’ın Ajanstürk Matbaası’nın duvarına yaptığı Türkiye haritasını ima eden sigrafittosu (çok katmanlı kabartma), mesela benim sanatı sevmemde epeyce etkili oldu. Eski-yeni ayrımı yapmaksızın söylemek gerekirse, Bedri Rahmi’nin İMÇ’deki duvar kabartmasını da severim. Çoğalmalı böyle projeler. Ama kimin kontrolünde nasıl bir sanat, bunlar önemli.

Türkiye'de çok fazla kişisel sergi açmıyorsun, daha doğrusu farklı üretimlerini topluca görebileceğimiz bir sergin olmadı, neden?

Şu ana kadar açtığım kişisel sergiler beşi altıyı geçmez, kişisel sergilere karşı çok ihtiyatlıyım haliyle. Bunun iki nedeni var, birincisi üretimdeki çeşitlilik ve işlerin artık fazlaca birikmiş olması. Kişisel bir sergide bunları birbirleriyle ilişkilendirebilme sancısı kolay iş değil. İkincisi ve dolayısıyla, artık çok büyük bir mekan sağlanmadıkça bu farklı üretimleri aynı mekanda, farklı bölümlemelerde gösterebilecek bir tür retrospektif sergi için fiziki mekan ihtiyacı. Ancak bu durumda kapsayıcı bir kişisel sergi mümkün olabilir.

Yakın zamanda seni yeni bir projede görebilecek miyiz? Gelecek planların neler?

Epeyce bir proje var tabii ki. 2013 Şubat’ında İsveç’te bir kişisel sergim olacak, ardından Mart ayında Galeri Zilberman-CDA Projects’de içinde yer aldığım uluslararası bir grup sergisi organize ediyorum; paralelinde Hollanda ve İsrail’deki grup sergileri var, ayrıca Londra ve Paris’te çeşitli video gösterimleri… Vallahi gelecek için hiçbir plan yapmıyorum, yapamıyorum, tek derdim daha güçlü işler çıkarabilecek sağlık ve zaman.

1) ‘2012, kağıt üzerine desen, 70x50cm

2) Sanatçı, Paris'te Cite des Arts International kapsamında konuk olduğu atölyesinde, Ekim 2012.

3) ‘Pussy’, 2008, kağıt üzerine suluboya 40x30cm

4) ‘Olduğumuz Gibi’, 2012, kağıt üzerine desen, 43x50cm

5) ‘Mobiloil’, 2012, kağıt üzerine desen, 70x50cm

6) ‘Çifte Bela’, 2012, kağıt üzerine desen, 70x50cm

7) ‘Hayatımızın En Güzel Yılları’, 2012, kağıt üzerine desen, 70x50cm

8) ‘Cambaz’, 2012, fotoğraf, değişebilir boyutlarda

9) ‘Azizler / The Saints’, 1.Mardin Bienali sergi görünümü, Kasımiye Medresesi

10) ‘Requiem’, mekansal enstalayson, 2500 adet kırılmış ve mekan zeminine dağıtılmış kurşun kalem, DEPO, ‘Ateşin Düştüğü Yer’ sergisi görünümü, 2011.

11) ‘I Can Sing’, video enstalasyon, 7dk, 6.Berlin Bienali’nden görüntü.

 

 



Yazar: Serap Gecü
XOXO ID
'Grace' By Grace Coddington