XOXO The Book
XOXO The Mag

Röportaj: Rhye

“Tamam, müzik yazmak zorundayım, çünkü bu beni aklı başında hissettiriyor.”

Aslında bir düo olarak başlayan, fakat artık canlıda kendisi ve kalabalık bir ekiple yepyeni bir maceraya devam eden Kanadalı Mike Milosh’un elektroniğe getirdiği yumuşak ve R&B’imsi yaklaşım, cinsiyetsiz, kaymak gibi vokalleri ve çok katmanlı altyapıları, onu alanında kolayca öne çıkarıyor. İlk albümü Woman ile akılları almış, daha önce Türkiye’de bir ay geçirmiş – hatta Kapadokya’da fotoğraflar çekmiş - ve 18 Mayıs’ta Babylon’u, 19 Mayıs’ta ise Cappadox Festival’de Kapadokya’yı büyüleyecek Rhye ile taze gelecek albümü, çağdaş klasik müziğe yönelişi ve melankoli üzerine konuştuk.

Bilge: Daha önce –hatta geçen sene bir konser vermek için- Türkiye’de bulundun, geri gelmek hakkında nasıl hissediyorsun?

Mike: Evet, geçen sene yine bir Rhye konseri için İstanbul’daydım ve beş sene önce de Türkiye’de bir ay geçirdim. Türkiye’de hep harika vakit geçiriyorum. Grubumun Türkiye’nin diğer yerlerini de göreceğini bilmek beni çok mutlu ediyor. Çünkü İstanbul fantastik, evet, ama aynı zamanda çok yoğun. Ben Türkiye’de geçirdiğim ay sırasında Kapadokya’da da fotoğrafçılık açısından pek çok şey yapmıştım ve dediğim gibi, grubum da Türkiye’nin geri kalanını göreceği için epey heyecanlıyım.

İlk albümünden beri neler yapıyorsun? Canlı performansların nasıl, hâlâ Robin Hannibal’la birlikte mi çalışıyorsun?

Bu artık biraz mitolojiye döndü ama Robin Hannibal her yerde lanse edildiği gibi Rhye’ın bir parçası değil. Yani sahnede canlı çalmıyor, bir müzisyen değil. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk albümden beri pek çalışmadık. Yalnızca ilk albümü çıkarırken bana yardımcı olmuştu. Ben bir süre önce şu an birlikte çaldığım grubumu bir araya getirdim, ve son dört senede 470’i aşkın konser verdik. Sahnede yedi kişi oluyoruz.

İlk albümün Woman’dan beri bazı solo çalışmaların oldu, ama hiçbir Rhye albümü çıkarmadın. Canlı performanslara ayrı bir önem verdiğini biliyorum. Peki bu süreç boyunca canlı performansların izleyici için nasıl bir deneyim oldu? Sahnede ne göreceğiz?

Şarkılar kesinlikle ilk albümün kaydında olduklarından farklı olacaklar. Onları süreç boyunca çok evrimleştirdim ve değiştirdim. Ben bir konserin dinamik ve müzikalite içermesi gerektiğine inanıyorum, dolayısıyla sürekli aynı şeyleri çalmak istemiyorum. Dinleyecekleriniz aynı şarkıların versiyonları – bir noktaya kadar oldukça duygusallar, bir noktada karanlıklar. Çok daha fazla müzisyenlik içeriyorlar.

Belki bazı yeni şeyler çalabilirim, çünkü elimde bitmiş bir albüm var. Bu yaz yeni bir tekli yayınlayacağım. Evet, aslında birkaç yeni şarkı yapabiliriz… Bilmiyorum bakacağız, orada olduğumuzda nasıl hissettirdiğini göreceğiz.     

Peki, albüm için kesin bir tarih var mıdır?

Bu henüz yok, ama teklinin tarihi yazın başları, Haziran-Temmuz gibi diyebilirim.

İlk albümden sonra çıkardığın solo işlerde bir kayıt şirketinden bağımsızdın; bu böyle mi devam ediyor?

Evet, yani, Polydor şirketi ve ben bir daha beraber kayıt yapmamaya karar verdik. Sonrasında prosedür ve anlaşmalarla ilgili bir çok sorun yaşadık. Ben de bu sorunları çözmek için bir avukat tutabilecek parayı biriktirene kadar bir sürü canlı performans yaptım… Yani bu albümü, hatta ilkini de, bir kayıt şirketiyle yaptım denemez. Çünkü aslında ben her şeyi kendi başıma, yanımda bir etiket olmadan yapmayı seviyorum, böylece kaydın benim için çok önemli ve iyi olduğunu hissedip, neyi yayınlayıp yayınlamayacağıma karar verebiliyorum. Bu, sanatın şekillenmek için ihtiyacı olan gerçek yaratıcı kontrole izin veriyor. İlk albümün de, gelecek albümün de felsefesi bu. Her şeyi kendi kendime yapıyorum; bana çok bağıntılı. Gerçekten bir bağımsız indie proje gibi hissettiriyor çünkü yapan benim. 

Yaratıcı sürecin nasıl işliyor o halde? Yalnız çalışmayı seviyorsun, ama insanlardan da ilham alıp birlikte çalışıyor musun?  

Bu albüm süreci şöyle başladı; dedim ki: “Tamam, müzik yazmak zorundayım, çünkü bu beni aklı başında hissettiriyor.” Ne olursa olsun hep bir şeyler yazıyorum, çünkü bu kişiliğimin önemli bir parçası. Bu albüm epey doğal bir şekilde oluştu. Örneğin ben ve klavyecim beraber bir şarkı üzerinde çalıştık ve bu şarkı yeni albümden ismi Waste olan, belki de Kapadokya’da çalacağımız bir şarkı oluverdi. Çok güzel bir parça.

Tabii tanıştığım birçok insanla daha beraber çalmaya başladım. Mesela arkadaşım Carlo, Illangelo ismini kullanıyor. Beraber bir parça yaptık. Gerçekten inanılmaz bir prodüktör, çok iyi bir adam. Ben de onun projesi için bir şeyler yapıyorum. Kendine güveni tam biri, bu harika. King Henry’nin projesi için bir şarkı yaptık, şimdi o da benim albümüm için bir şarkı yaptı.

Thomas Bartlett, yani Doveman ile birlikte çalışıyoruz denilebilir. Bir klasik müzik projesi hazırlıyoruz; bu bir Rhye albümü olmayacak. Viyola ve çello içeren bir şey. Onun dışında bas gitarcımla birkaç şarkı yaptık, klavyecimle bir parça yaptık, gitarcım Nate ile bir şeyler yaptık. Tabii ki grubumdan insanlarla doğal olarak hep birlikte çalışıyoruz, çok güzel bir müzikal bağ yarattık. Gruptaki herkesle bir şeyler yaptık, ve bence bu harika. Şu anda elimde yaklaşık 25 şarkı var, bunu 45 dakikalık bir albüme indirgeyeceğim. Yaratılmış pek çok fazladan müzik var anlayacağın, ama bazen süreç böyle işliyor.

Aynı zamanda ambient tabanlı bir şeyler daha yapıyorum. Bilirsin, farklı farklı yaratıcı şeyler yapıyorum ki, bu albümde epey yaratıcı olabileyim.

Yani elinde ürettiğin epey iş var, onlardan seçeceksin.

Evet, evet, albümde olmasının doğru olacağını hissettiklerimi ayıracağım. Bazı şarkıları çok seviyorum, ama albümün bir parçası olarak görmüyorum örneğin. Onları b-side veya tekli olarak çıkartabilirim.

Ve bahsettiğin klasik proje, onda klavye ve vokal de olacak mı?

Evet, pek çok farklı enstrümanla birlikte. Oldukça özel ve ilginç bir proje olacak.

O halde klasik müzikten epey ilham alıyorsun. Hali hazırdaki parçaların da oldukça modern ve yeni, ama klasik ekolünün izlerini de fazlasıyla taşıyorlar. Bununla ilgili bir geçmişin var mı, veya ilhamların?

Kesinlikle çok fazla klasik müzik eserine derinden bağlıyım. Ben bir çellist olarak başladım – 3 yaşımdan beri çello çalıyorum. Babam bir kemancı. Yani çok küçük yaşımdan beri klasik müziğin içindeydim. Sonra ergenlik yıllarımda davul çalmaya başlayıp farklı enstrümanlara merak sardım. 20’lerimde prodüksiyon ilgimi çekmeye başladı. Ama hepsinin altında melodiyi inşa eden bestecilere olan belli başlı bir bağlılık var. Nasıl söyleyeyim, yaptığım her şeyde ortaya çıkan ve klasik müzikten gelen bir duygu var. Tabii ki bir sürü modern klasik müzisyeni de seviyorum. Max Richter’ı çok seviyorum, özellikle Sleep albümünü, bir önceki albümü. Philip Glass, Jóhann Jóhannsson… Çağdaş müzikte harika işler çıkarmış birçok insan var. Ben de bir şekilde bu çağdaş klasik müzik dünyasına katkıda bulunmak istiyorum, hatta bu klasik projemiz de bununla ilgili. Ama onun dışında, evet, tüm zamanların favorisi iki parçam var sanırım. Biri Pergolesi’nin Stabat Mater’i..

Ah, ben de ona bayılırım! Ne güzel armoniler...

Biliyorum, inanılmaz değil mi? Çok güzel. Yani – benim istediğim tam bu. Sanırım öteki de Albinoni’nin Yaylılar için Sol Minör Adagio’su. O da bence inanılmaz güzel ve mükemmel, saf bir parça. İşin özünde sanırım hepsi armonide birleşiyor. Ama aynı zamanda motown, R&B, hiphop –özellikle 90lar hiphop’ı- elementlerine de bayılıyorum. Bütün bu janrlar ile ilgiliyim ve sanıyorum tüm bu parçalar birleşip süzülerek benim yaptığım işi ortaya çıkarıyorlar.

Ve yaptığın iş, çoğunlukla hissettiklerine dayanıyor sanıyorum. Yani, ne hissettiğinle bağıntılı oluyor. Bir keresinde farklı bir ruhsal dönemdeyken yazdığın için daha fazla duymak istemediğin 19 şarkılık bir albümü çöpe attığını okudum. Melankoli ve depresyon temalarını bir açıdan ilham verici buluyor musun, yoksa senin için önemli olan sonrasında ne hissettiğin mi?

Evet, yani şöyle, ben aslında çok mutlu bir insanım. Gün içindeki ruh halim genelde mutlu. Sanırım bu konuda anne ve babama çok benziyorum. Ama melankoliye gerçekten çekiliyorum, bence melankolik olmak çok güzel, içsel bir his ve müzik bunu cidden getiriyor. Aynı zamanda melankolide bizim ve doğanın takdiri var. Bunu nasıl kelimelere dökeceğimi bilemiyorum ama mesela, çok doğal bir ortamdayken –özellikle Kuzey Kanada gibi, gerçekten yalnızca ağaçlar ve hayvanlar arasında olacağınız yerler- melankolik müzik duymak mükemmel bir bileşim. Yani Kanada’da bir doğa parkında hoparlörlerden gangsta rap patlatmak istemem tabii ki, ama melankolik müziğin doğayla bağıntısında oldukça uyumlu bir şey var.

O albüm hakkında da, Berlin’de çok dipte bir dönemde olduğumu hatırlıyorum. Şarkılar oldukça garip bir hüzün taşıyordu, çünkü yani, benim üzgün olmam oldukça garip bir durumdu. O yüzden o sıralar bu durum hakkında bolca müzik yapmak benim için çok önemliydi. Kesinlikle iyi geldi, çünkü bu kayıt o hissi vücudumdan atmama yardım etti. İçimden o karanlığı aldı, gerçekten sonunda mutlu hissettim. Ama onu yayınlamak istemedim, çünkü saf üzüntüydü. O yüzden bir gün onu doğrudan bilgisayarımdan sildim. Büyük bir andı, çünkü aslında bir üzüntüyü siliyor, ondan kurtuluyordum – çok ilginç. Öte yandan yeni albümde üzgün veya dürüst olmaktan korkmuyorum; bu albümde üzgün şarkılar var. Ama aynı zamanda inanılmaz mutlu şarkılar da var. Yani tam bir duygu paleti. 

Gelmeden önce buradaki takipçilerine iletmek istediğin bir şey var mı?

Yakında yeni işler çıkarmaya başlayacağız, ve tekli de yolda – dolayısıyla Türkiye’de canlı çalarken birtakım yeni parçalar da yapmaya çalışacağım. Türkiye’ye geri geleceğim için gerçekten heyecanlıyım!

Tags: Mike Milosh Rhye Cappadox Festival

Yazar: Bilge Nur Yılmaz
Yanaklarda Hareler
Duyuların Biyopolitikası