XOXO The Book
XOXO The Mag

Ewan McGregor

Roth’un belki de en övgü alan, Pulitzer ödüllü American Pastoral’ına imzasını atan Ewan McGregor ile, başrolünü de oynadığı yeni filmiyle yaşadığı yönetmenlik macerasını konuştuk.

Röportaj: Nando Salvà - Mart 2017

Sinema yazarları ve yönetmenleri Philip Roth’un romanlarına aşık olmalarına rağmen, genelde onu sinemaya uyarlamakta başarısız oluyorlar. Roth’un belki de en övgü alan, Pulitzer ödüllü American Pastoral’ıysa, kayıp, ihanet ve anne-babaların çocuklarıyla başa çıkma hikayelerini anlatan muazzam bir deneme. Bu denemeye imzasını atan Ewan McGregor ile başrolünü de oynadığı yeni filmiyle yaşadığı yönetmenlik macerasını konuştuk. 

Yönetmenliğe el atan oyuncular genelde ağır eleştirilerle karşılaşır. Üstelik siz ilk yönetmenlik denemeniz için bir Philip Roth romanını sinemaya uyarlamayı seçtiniz. Bazıları deli olduğunuzu düşünebilir...

Ben asla eleştiri okumam, dolayısıyla insanların ne dediklerinin bir önemi yok. Onları okumayı bıraktım, çünkü okuduklarım beni olması gerekenden fazla etkiliyordu. Olumsuz eleştirilerle ilgili belki de tek problem, insanları filmi izlemekten alı koyabilecek olması. Ben Philip Roth romanları tadında bir film yapmaya çalıştım. Onun bir anlaşmazlığı nasıl farklı bakış açılarından gösterdiğine ve karakterlerini her açıdan gösterebilme tarzına sadık kalmaya çalıştım.

American Pastoral’ı yönetmeye nasıl karar verdiniz?

Aslında filmde sadece oyuncu olarak yer alacaktım. Ama yıllar geçmesine rağmen, bu proje bir türlü hayata geçmiyordu. Sonunda filmi kendim yönetmeyi teklif ettim. Zaten 15 yıldır bunu istiyordum. Ama sırf ‘ben yönetmenim’ demek için ya da öylesine yapmak istemiyordum bu işi, çünkü ben öyle biri değilim. Film yapmanın yaratıcı sürecini tümüyle görmek istediğim için bu filmi yönetmek istedim.

Kamera arkasına geçmenin en zorlayıcı yanı neydi?

Sinematografi, kurgu, makyaj ve diğer kreatif kararların hiçbiri beni zorlamadı diyebilirim. Onlar işin kolay tarafıydı. Film beni asıl finansal açıdan çok zorladı. Bu da genelde oyunculara uzak bir konudur. Ben bu işi anladığımı sanıyordum ama daha çok şey öğrenmem gerektiğinin farkına vardım. Ayrıca farklı korkularımla ve takımım içinde yaşanan ‘drama’larla yüzleşmem gerekti. Ben iyi bir yönetmen olduğumu düşünüyorum. Hiçbir zaman bağırmıyorum ve herkese iyi davranmaya çalışıyorum. Çoğu yönetmen, her şeyle başa çıkabiliyormuş gibi görünmeleri gerektiğini düşünür. Ben öyle değilim, ama bazı insanların neden öyle davrandığını anlayabiliyorum. Film setleri bazen çok ıssız olabiliyor.

American Pastoral birçok konuya değinmekle birlikte, esasen bir adamın kızını alışılmadık bir şekilde kaybedişini anlatıyor. Siz de bir babasınız, bu hikaye aklınızda nasıl yankılandı?

En büyük kızım şu an 20 yaşında ve üniversiteye gidiyor. Kitabı ilk okuduğumda 15 ya da 16 yaşındaydı ve belki de o zamanlar bilinçaltımda onu bırakmaya hazırlanıyordum. Sara üniversiteye gitti ve artık onunla aynı evde yaşamıyoruz. Tabii ki burada koşullar hikayeden çok daha farklı. Ama yine de, çocuğunuzun evden gitmesi küçük bir ölüm gibi geliyor.

Filmin hikayesinin günümüzle nasıl bir bağlantısı var?

Bu hikaye, hem bir aile içinde yaşanan hem de ABD’deki yüzleşmeyi temsil ediyor. 1960’larda Afrika kökenli Amerikalılar polis şiddetini ve siyahilerin toplumda yeterince temsil edilmemelerini sokaklara çıkıp protesto etmişlerdi. Buna hâlâ da devam ediyorlar. Ve o zaman olanlar şimdikinden pek de farklı değil. Keşke bundan bir şeyler öğrenip yolumuza devam etsek. Ama ne yazık ki biz durmadan daireler çiziyoruz.

Sosyal sorumluluk projelerine katılıyor musunuz?

Evet. Uzun zamandır UNICEF’le çalışıyorum. Kısa bir süre önce, Kuzey Irak’ta Suriyelilerin ağırlandığı dört mülteci kampını ziyaret ettim. Ve burada terörün Suriye’yi nasıl etkilediğini gördüm. Sınırlara hem politik hem de bireysel bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bazıları, oyuncuların kendi reklamlarını yapmak amacıyla yardımseverlik yaptıklarını düşünüyor...

Ben yaptığım şeylere inanıyorum, bir Hollywood balonunun içinde yaşamıyorum. İnsanlar Los Angelesta yaşayan oyuncuların günlerini uyuşturucu ve çıplak kızlarla dolu partilerde geçirdiğini düşünüyor. Bu kesinlikle benim hayatım değil.

Bu arada, neden Trainspotting gibi ikonlaşmış bir filmin devamını çekmeye karar verdiniz?

Bu konuyla ilgili sadece şunu söyleyebilirim; filmin orijinalini çekmeye çalışmadık. Aradan 20 yıl geçti ve bu da hikayeye yansıyor.

Peki Danny Boyle’la tekrar çalışmak nasıldı?

Onunla çalışmayı özlemişim. Bu kadar yıl birlikte başka bir film yapmamış olmamıza üzülüyorum. Ayrılmamız beni biraz üzmüştü ve güvenim de kırılmıştı. Bu, ilk aşkından ayrılmak gibi bir şeydi... Sonuçta ondan önce sinema oyuncusu olmanın nasıl bir his olduğunu bilmiyordum. O çok sevdiğim, saygı duyduğum biri. Zombilerden aşk veya uyuşturucu filmlerine kadar her türlü filmi yönetti. Danny Boyle bir yönetmen olarak benim için bir rol modeli. 

Yılın En İyi Otomobili
Endişeli, Aceleci ve Benzersiz