XOXO The Book
XOXO The Mag

Country For Syria: Başak Oktay ve Kardelen Pınar

Savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan ve hayata burada tutunmaya çalışan Suriyeliler için trajedi ne yazık ki devam ediyor. Derdini müziğiyle anlatan Country for Syria da, şarkılarını buradan, Suriye için söylüyor.

Röportaj: Nevşin Mengü

Foroğraf (siyah/beyaz): Gökhan Polat

Fotoğraf (renkli): Caroline MJ Dorn

XOXO The Mag’ın Mart 2017 sayısından kısaltılarak alınmıştır.

 

Country for Syria'nın hikayesi ne?

Başak Oktay: O sıralarda ben henüz gruba dahil olmamıştım... Bir gün 30 dakika diye sahne aldıkları bir yardım konserinde, ekipten, daha uzun süre sahnede kalmaları isteniyor. Bizimkiler de doğaçlama çalmaya başlıyorlar. Yetmiyor, zamanı dolduramayacaklarını anlıyorlar ve bildikleri basit şarkıları birbirlerine o sırada göstermeye başlıyorlar. Ortadoğu müziği çok karmaşık, Country ise temel olarak daha sade bir müzik. Ortaya, temelinde Country olan,cayır cayır nağmeli bir sentez çıkıyor.O akşam grubun temelleri atılmış oluyor. Ben başlangıçta sadece ana dilimin Türkçe olmasının faydasıyla (o zamanlar benden başka Türkiyeli yoktu grupta) etkinlikler düzenliyordum, sonra şarkıların Türkçe kısımlarını söyler misin dediler, derken kendimi sahnede buldum.

Ardından, önceliği göçmen ve kadın müzisyenlere vererek ekibi büyüttük. Kolektif bir topluluk yaratma peşindeydik, bu yüzden sık sık gelip, giden müzisyenlerimiz oldu. İranlı, Suriyeli, İngiliz, İspanyol, Kürt, Çek, Amerikalı, Türk müzisyenlerle çaldık.

En son Donald Trump'ın vize yasağına karşı eylemleriniz ve kampanyalarınız oldu. Neler yaptınız?

BO: ABD turnesi sonrası yazdığımız bir şarkı var: Dear Mr. President. Vize süreci çok sıkıntılı stresliydi. Farklı milletlerden yedi kişi için yüzlerce sayfa kağıtla başvuru yapmıştık. Bir üyemizin burada oturma izni yenilenmediğinden, maalesef Türkiye’den ayrılamıyordu. Turneye çıkabileceğimizi uçak bilet tarihlerimizden üç gün önce öğrendik. Tam bir son dakika sürprizi oldu. Özetle, şarkının sözleri bu süreci anlatıyordu. Tabii bunlar seçimlerden önceydi... Vize yasağı sonrası bu şarkıya yeni sözler ekledik.

Kardelen Pınar: Yasak sonrası hepimiz şok olduk, olanlara inanmak istemedik. İşbirliği yaptığımız kurumlar ve yaptığımız müzik bize şahane dinleyiciler/arkadaşlar kazandırdı ve biliyorduk ki bir çoğunun ABD'ye gitme hayalleri vardı. Kiminin kardeşi oradaydı, kimi üniversite için gitmek istiyordu. Bir gece bir imzayla bu hayaller yerle bir oldu. Grubumuzdan da dört kişi yasaktan doğrudan etkileniyor. Hatta aralarından ikisi evli. Amerikalı-Suriyeli ve Amerikalı-İranlı çiftler. Şu an birbirlerinin ailelerini ziyaret etmeleri dahi imkansız, üstelik çiftlerden biri yeni evli. Yasak sürerse eşlerinin aileleriyle tanışamayacaklar. Bütün bunlar üst üste gelince, söyleyecek çok şeyimiz olduğuna karar verip, şarkıyı güncelledik. Balat’ta arkadaşlarımızlakısa bir video çektik, biz şarkımızı söyledik,göçmen arkadaşlarımız konuyla ilgili mesajlarını ilettiler. Üç farklı ülkeden televizyon kanalları bu çekimlerde yanımızdaydı. Dans ettik, birlikte yemek yedik, rengarenk bir gündü ve asıl söylemeye çalıştığımızı tekrar söyledik.

Müzik tüm bu süreçte nasıl yardımcı oluyor?

KP: Müzik gibi soyut bir araca bu dünyanın tüm problemlerinin çözümüyle ilgili bir sorumluluk yükleyemeyiz. Müziğin iyiliğe, güzelliğe yönlendirebilmesi mevzusu ancak kendini geliştiren, sorumluluk alan, mücadele cesaretine sahip olan bireylerin varlıkları ile beraber anlamlanır.

BO: Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki özellikle bulunduğumuz coğrafyada akıl sağlığımızı koruyabilmek bir mesele.Müzik bu noktada çok temel bir yerde devreye giriyor,üretmemizi,derdimizi söylememizi ve birarada olmamızı,kalmamızı sağlıyor.Birarada kalmak diyorum,çünkü yaşanan büyük travmalar özellikle sanatla ilgilenen kişileri asosyalleştirip,içlerine kapanık hale getiriyor ve maalesef çözüm bazen insanın kendine yönelmesinde olmuyor.Birarada olmamız, birarada kalabilmemiz bu yüzden çok önemli.

Aidiyet hissi çok önemli, Suriye'den gelen arkadaşlarımız kendilerini buraya ait hissedebiliyorlar mı?

KP: Onlar burada bizimle beraber üretip, çalışıyor ve para kazanıyorlar. Buraya aitler, aslında kendileri gibi çalışanların sınıfına aitler, ortak bir dilleri var; sömürü düzenine karşı olmak. Fakat bu aitlik hissi, sadece göçmen arkadaşlar için değil,her insan için politik bilincin gelişimiyle doğru orantılı olarak artabiliyor.

BO: Diğer taraftan, İstanbul’a ait hissedemiyorlar ne yazık ki. Çok temel ihtiyaçlarda karşılaştıkları sivil önyargı ve bürokrasiden yılmış durumdalar. Çok yakın örneği,bir müzisyen arkadaşımız kardeşiyle ev tutmak istedi. Göçmen olduklarını öğrenir öğrenmez, ev sahiplerinin, emlakçıların tavrı değişti. Bekara, öğrenciye, yalnız yaşayan kadına ev verilmemesine alışamadan şimdi bir de ‘göçmene ev yok’la karşı karşıyayız.Yaklaşık üç ay ev aradık ve sonunda iki kardeş ayrı yerlere taşınmak durumunda kaldı.

Hep çok misafirperver olduğumuzu söyleriz ama muhtemelen o kadar da değiliz. Nasıl davranıyoruz Suriyelilere?

BO: Bu konuda çok kötüyüz. İnsanları etiketlemeyi çok seven bir toplumuz. Büyükçe bir Suriyeli etiketi var, pat herkese yapıştırıveriyoruz. Dinlemiyoruz; anlamaya, empati kurmaya çalışmıyoruz. Kocaman bir ülkeden, köyden, kentten, çok farklı sosyo-ekonomik koşullardan insanlar geldi. Her birinin ayrı hikayesi var, hiçbiri birbirinin aynı değil ve hepsi bir diğeri kadar insan. Onlara Suriyeli, Pakistanlı, Afrikalı ya da mülteci olarak bakmak yerine en önce Ayşe, Iman, Hermine olarak bakmayı öğrenmeliyiz.

KP: Siz ‘misafirperver’ diye boşlukta salınan bir diğer halktan bahsediyorsunuz. Geçim derdi çeken, güvensizlik ortamında yaşamaya çalışan Türk halkının asıl öfke duyulacak olan hedefi görmeyip Suriyeli arkadaşlarımıza kötü davranıyor olması da politik bilinç eksikliğindendir ve tarihte bir ilk de değildir. Ben bir keresinde bir Türkiyeli işçi ile konuşmuştum;  bana Suriyelileri daha ucuza çalıştırdıkları için kendilerinin tehdit altında olduklarından bahsetmişti. Buradan ve bunun gibi örneklerden bir düşmanlık yaratılmaya çalışılıyor. Kendisine bu durumun sömürüyü unutturmak için bir araç olarak kullanıldığını söylediğimde, bunu bildiğini söylemişti. İyi ki.

Yeni projeleriniz neler?

BO: Şu an bir albüm üzerinde çalışıyoruz. Kayıtları devam ediyor. Onun dışında İstanbul’daki konserlere ufak ufak devam ediyoruz. Konserlerimizde yine o meşhur şapkamızı, ihtiyacı olan kişilere yardım için dolaştırıyoruz. Lübnan’dan ve Fransa’dan konser teklifleri aldık. Yolculuk masrafları için sponsor arayışımız sürüyor. Bir de yine vize meselesi var tabii. Yarımız gidebilecek, yarımız kalacak diye aklımız çıkıyor.

Grup büyüyecek mi? Suriye'yi de aşıp belki tüm mültecilere, arada kalmışlara yönelik bir şeyler üretme fikriniz var mı?

BO: Aslında işbirliği içinde olduğumuz organizasyonlar ve STK'larla (Humanwire, Small Project İstanbul) beraber, yalnızca Suriyelilerle değil, Türkiye’de göçmen statüsünde olan herkesle dayanışmaya açığız. İstanbul’da azımsanmayacak sayıda Pakistanlı, Afgan ve Afrikalı göçmen yaşıyor ve beslenme, barınma, dil öğrenme, sağlık hizmetleri gibi temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak durumda olanlar var. Country For Syria olarak asıl amacımız bu göçmen krizine dikkat çekmek, bu konuda çalışan gönüllü ağının genişlemesine katkı sağlamak. Hepimizin yapabileceği bir şeyler var ve yapacak çok iş var. Ulaşabildiğimiz her izleyici, daha çok aileye destek götürebilmek demek. Bugüne kadar 70’in üzerinde aileye çeşitli yardımlar sağladık ve bu seyircimizin desteği sayesinde oldu. Konserlerde satışa sunulan grup tişörtlerimizi Small Project İstanbul’un bünyesindeki Olive Tree Women’s Craft Collective üretiyor. Böylelikle göçmen kadın istihdamını doğrudan destekleyebiliyoruz.

Suriye'ye dair ne hatırlıyorlar;  nasıl bir Suriye hatırlıyorlar?

BO: Bahsedilen Suriye hep çok güzel, şöyle yapardık, böyle gezerdik... İçten sıcak insanların hikayeleri hep duyduklarım. Ama çok nadir bahsediliyor o anılardan, çünkü güzellikler anıldıkça arkasından derin bir sessizlik bir hüzün geliyor. Bu yüzden ne biz soruyoruz artık, ne de onlar anlatmak istiyor. Ama bir yandan, bir o kadar da içinde yaşadığımız gerçeklik var. Bir anda bir küçük yanımızdan dilenerek geçiyor. Ben ne söylediğini anlamadığım için üzülürken, yanımdaki arkadaşım çocuğun ne söylediğini anladığı için üzülüyor. Halepli diyor, Şamlı diyor. Nereden anladın diyorum, aksanından diyor.

So French!
Clément Chabernaud