XOXO The Book
XOXO The Mag

Olivier Assayas

Olivier Assayas’ın Personal Shopper’ı Türkiye’deki prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapıyor. Yönetmenle, sansasyonel filmini ve insanları memnun etmekle nasıl hiç ilgilenmediğini konuştuk.

O uzun yıllardır Avrupa’nın en çok övgü alan yönetmenlerinden biri. Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde hem ayakta alkışlandıktan hem de yuhalandıktan sonra En İyi Yönetmen ödülüne layık görülen Olivier Assayas’ın Personal Shopper’ı Türkiye’deki prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapıyor. Yönetmenle, sansasyonel filmini ve insanları memnun etmekle nasıl hiç ilgilenmediğini konuştuk.

 

Personal Shopper’ı ilk yazmaya başladığınızda nelerden bahsetmeyi planlıyordunuz?

Bu filmde bir yandan, giderek materyalistleşen ve inancını kaybetmiş bir toplumun altında yatan gerilime; bir yandan da keder ve acı gibi duygularla baş etmek için hepimizin nasıl ruhsal yollara başvurduğuna ve teselli bulması gerektiğine değinmek istedim. Filmin kahramanı içinse her şey kardeşinin yasını tutmaktan ibaret. Diğer bir deyişle, filmde varoluşumuzu oluşturan ruhaniliğin çeşitli katmanlarından bahsediliyor.

 

Bu film, sizin korku filmi türüne ilk geçişiniz olarak kabul ediliyor. Bu tasvir hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir hikaye yazarken tıpkı bir ressam gibi düşünürüm: Eğer bir şeyi anlatmak için kırmızıya ihtiyacım varsa onu kullanırım. Ama asla bütün resmi kırmızıya boyamam. Diğer bir deyişle, filmde acı içinde yaşayan bir kadın portreleniyor, ve bu kadının kendini yeniden inşa etmesi için bir yol bulmasının hikayesi anlatılıyor. Ve bu duyguları en güçlü ve gerçek şekilde göstermek için, korku filmlerinden metotlar kullanmanın faydalı olacağını düşündüm. Çünkü bu tür filmler, izleyiciyle direkt fiziksel bir iletişim kurmayı başarıyor. Ama ben Personal Shopper’ı bir korku filmi olarak görmüyorum. Diğer filmlerim ne kadar korku unsuru içeriyorsa, bu da o kadar gerilim yüklü.

 

Ama önceki filmlerinizde hayaletler yoktu…

Bu konuda aynı fikirde değilim. Bütün filmlerimde bir şekilde hayaletlerden bahsediyorum. Aradaki tek fark, bu sefer daha belirgin davranıp görsel efekt kullanmış olmam. Düşündüğünüzde, Carpenter ve Cronenberg gibi bu tür film yapan başarılı film yapımcıları bilinçaltıyla tamamen büyülenmiş durumda. Onlar da insanın kendi içinde olanları, korku unsuru kullanarak dışa yansıtıyor. Hayaletlerse bilinçle bilinçaltı arasındaki ince çizgide beliriyorlar. Onlar bizim şeytanlarımız, korkularımız, nevrozlarımız ve kaygılarımız. Ben işte ne yazık ki modern sinemanın artık bahsetmediği bu kısmı da keşfetmeye çalışıyorum.

 

Öbür dünyanın varlığına inanıyor musunuz?

İnanmak istiyorum ama inanmıyorum. Ölümden sonra var olan tek hayat yaptığımız işlerde, bıraktığımız mirasta ve sevdiklerimizin anılarında yatıyor. Fakat, dünyanın bu fiziksel krallıktan çok ileriye gittiğini de düşünüyorum. Bizler bildiğimizden çok daha fazlasıyız. Varoluşumuzun derinlerinde bir gizem yatıyor ve biz sanatçıların amacı da bunu keşfetmek.

 

Nihayetinde, sinemanın bir bakıma hayaletleri resmetme sanatı olduğu söyleniliyor…

Kesinlikle. Temelde filmlerin yaptığı şey de, geçmişi hayata geçirmek. Bizler, kaybettiklerimizin hatıralarını günlük hayatımızda muhafaza ederiz. Onları hatırlayarak sembolik bir şekilde bir nevi hayata geri döndürürüz. Sinemanın yaptığı şey budur.

 

Personal Shopper, geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde basın tarafından yuhalanmıştı. Bu tip tepkilerle nasıl başa çıkıyorsunuz?

Herkesi memnun etmek için filmler yapmıyorum. Benim için film yapmak risk almak demek. Ve gündemde kalmak isteyen her film yapımcısı da, en azından bir derece kışkırtma yapması gerektiğini bilir. Bağımsız filmler günümüzde çok basmakalıp olmaya başladı ve ben buna karşı savaşıyorum. Diğer yandan gençliğimden beri Cannes’a gidiyorum ve onların muayyen dinamiğine de alıştım. Heyecanlandırıcı olan şeyse, insanların filmlerle ilgili güçlü duygularının olması ve senin de buna ulaştığını hissetmen. Ayrıca, bizim ölümle olan ilişkimiz ve doğaüstüyle ilgili bir film yapınca, ister istemez birçok insanın inancını da sorgulamış oluyorsun. Dolayısıyla onları rahatsız etmiş de oluyorsun.

 

Her filminizde benzer saplantıları ele alsanız da, bir yandan hepsi birbirinden çok farklı oluyor. Bu kasıtlı olarak yaptığınız bir şey mi?

Evet, çünkü belirli bir konuyla ilgili film yaptığımda, hep sanki o konuyla ilgili yapabileceğim her şeyi yapmışım gibi hissediyorum. Söyleyecek başka bir şeyim olmuyor ve kendimi tekrar etmeyi reddediyorum. Filmlerde bir meydan okuma olmadıkça izlediğimiz şeyler sıkıcı bir hal alıyor. Eğer bir filme başladığımda onu nasıl yapacağımı biliyorsam, devam etmek için hiçbir nedenim kalmıyor. Korkmam ve onu nasıl yapacağımı bilmemem gerekiyor. Diğer yandan da, değişik olan benim filmlerim değil. Değişik olan, dünyanın kendisi. Her filmim dünyayı kendine has bir şekilde temsil ediyor. Ben aslında hep aynı dünyayı farklı perspektiflerden görüyorum.

 

Seyircilerle aranız nasıl?

Onlar hep aklımda. Ana akım sinemanın büyük bölümü seyircileri küçümsüyor ve onların pasif aptallardan oluştuğunu düşünüyor. Bense tam tersini düşünüyorum. Bence seyirciler, modern toplumun problemleriyle bir sanatçının yapabileceğinden çok daha fazla boğuşuyor. Seyircinin saygısını kazanmak için, önce onlara saygı göstermeniz gerekir. Diyalog olmadan sanat da olmaz. Ben bu yüzden çok rağbet gören filmleri sevmiyorum, çünkü onlar seyirciyi dinginliğe itmeye çalışıyorlar.

 

Tags: Olivier Assayas XOXO The Mag 71

Yazar: Nando Salvà
Hashtag Ai Weiwei
Dört Teker Üzerinde...