XOXO The Book
XOXO The Mag

Cem Babacan

"Sahnede, performansım esnasında normal hayatımda asla olmadığım kadar güvenli, korkusuz, risk alan ve iddialı birine dönüşebiliyorum."

Klasik müziğin, görkemli bir sahne ve ışıklar içindeki zarafeti hala geçerliliğini koruyor. IWC Originals’ın bu ayki konuğu, Cem Babacan’ın bu tablodaki yeri çok kuvvetli. Hem zamanda yolculuk eden, hem de ona meydan okuyan Babacan ile, müziğin, performansın ve duyguların arka planını konuştuk ve Whiplash benzeri hikayelerin gerçekliğine kanaat getirdik.

Röportaj: Bahar Türkay

Fotoğraflar: Gökhan Polat

Çekim Yeri: House of Brothers

Cem Babacan IWC Big Pilot’s Watch Edition “Patrouille Suisse” (IW500910) takıyor.

 

29 yaşındasınız ve Fazıl Say sizi “olağanüstü bir yorumcu, virtüöz… ve şiirsel” olarak niteliyor. Bunun orijinallikle bir bağlantısı olmalı.

Bu düşünceler benim için elbette çok değerli. Fazıl Say müzik camiası için örnek bir figür. Kendisinin müziğe başladığım yıllardan bugüne kadar, hem eğitimimde hem de kariyerimde başta ideolojik, sonrasında ise pratik anlamda çok desteği oldu. Benim dışımda pek çok değerli genç müzisyene yardım etmiş, farklı şekillerde olumlu düşüncelerini paylaşmış ve hala bu misyonunu sürdüren bir insan. Sonuç olarak, bu nitelendirmeler sebebiyle çok büyük onur ve mutluluk duymakla birlikte, kendimi bu konuda tek ya da ciddi anlamda orijinal hissettiğimi söylemek tam anlamıyla doğru olmaz diye düşünüyorum.

Şiirsel olarak tarif edilen bu performans sırasında sizin içinizde neler oluyor?

Sahnede, performansım esnasında normal hayatımda asla olmadığım kadar güvenli, korkusuz, risk alan ve iddialı birine dönüşebiliyorum. Bu rahatlık, bana bir çeşit düşünsel güç veriyor ve bu sayede çıkardığım sesin bana nasıl geldiğinin ötesinde, dinleyiciye nasıl ulaştığını ve ne hissettirdiğini tahmin edebiliyorum. Ayrıca çaldığım eserdeki tüm ayrıntıların ve dinamiklerin her bir dinleyiciye aynı enerjide ulaşması çok düşündüğüm bir mesele. Tüm bunlarla uğraştığım anlarda beynimin içinde birkaç insanın aynı anda beni yönlendirmeye çalıştığını hissediyorum.

İlk resitaliniz Avrupa’da değil Türkiye’de olsaydı ve ilk ödülünüzü burada kazansaydınız hikayeniz daha farklı gelişir miydi?

Avrupa’da kazandığım ödülden önce Türkiye’de küçük çapta birkaç seçmeye ve yarışmaya katıldım ancak başarılı olamadım. Yani başarılı olmayı başarısız olarak öğrendim. Ama yine de ödülü Türkiye’de kazansaydım çok büyük bir fark olmazdı.

Sahnede kendinizi yalnız hissediyor musunuz?

Esasen yalnız kalmayı çok severim hatta çoğunlukla insanların içinde çok mutlu olmam ve yalnızlığı tercih ederim. Ancak sahne, kendimi yalnız hissetmediğim ve yine de mutlu olabildiğim belki de tek yer.

Yaratıcı üretim için ideal çağda mıyız?

Aksine, sanatta gerçek anlamda yaratıcı üretimin en zor olduğu dönemi yaşıyoruz. Bunun en önemli sebebi, etkileyici olma arzusunun, saf yaratıcılığın önüne geçmiş olması. Bir ya da birkaç yüzyıl önce yaşamış sanatçıların zorunlu bir takdir beklentisi olmaksızın yarattıkları, sanatı ileri taşımıştı ve yeni dönemlerin, akımların oluşumuna muazzam katkılar sağlamıştı. Bu bilinçle ortaya çıkmış şaheserleri arkamıza almışken, gerçek anlamda imzası olan, orijinal bir yaratı ortaya çıkarmak epey zor. Bunun üzerine bir de toplumun sanatçıdan çok kısa bir sürede kendisini etkilemesini talep etmesi ya da yaratıcının kendi üzerinde böyle bir baskı hissetmesi işleri çok zorlaştırıyor. Tüm bunlara rağmen, bu baskıları aşan çok değerli sanatçılar tanıyorum, onları örnek almaya çalışıyorum ve onlardan ilham alıyorum. Oscar Wilde’ın dediği gibi “Hepimiz çamur içindeyiz, ancak bazılarımız yıldızlara bakıyor.”.

Whiplash’teki Andrew Neiman karakterinin başından geçen türde hikayeler gerçeğe yakın mı?

Kesinlikle, hatta çok daha fenalarını gördüm diyebilirim.

“Dünyanın toz duman olacağını bilsem yine de o elma fidanını dikerdim.” diyen Mark Twain’e katılır mısınız?

Hepimiz bir gün öleceğiz ancak yaşamımıza, hiç hatırlanmama ve toz duman olmaları riskini göze alarak, elimizden geldiği kadar değer katmaya gayret ediyoruz.

Katıldığınız bütün yarışmalarda birincilik ödülünün sahibi oldunuz. Kariyerinizin devamı için bu nasıl bir ortam yaratıyor?

Kazandığım yarışmalar sayesinde psikolojik ve fiziksel olarak üst üste farklı programları olan konserlerin üstesinden gelebileceğimi fark ettim. Aslında müziğin hatta sanatın bir yarışa tabi tutulmaması gerektiğini düşünenlerdenim ama buna rağmen katıldığım yarışmalara hep ciddi ve son derece iddialı hazırlandım. Bu, hala çözemediğim bir ikilem. Diğer yandan, bu yarış, rekabetin ötesinde kendinize içsel olarak bir şeyler katmanızı sağlıyorsa, neden olmasın? Buna rağmen son üç yıldır yarışmalara katılmıyorum. Niyetleniyorum ancak içimden sonunu getirmek gelmiyor. Son dönemlerde konserlerimde, kendime özgü bir program seçimiyle, bir iddiam olmadan, yalnızca istediğim müziği yapma fikri hoşuma gidiyor.

Hızla değişen dünyada ritmini ve geçmişe ait kalelerini ısrarla muhafaza etmeyi başaran alanlardan birisi klasik müzik. Siz de böyle hissediyor musunuz?

Bizim klasik müzik diye adlandırdığımız kavram aslında Avrupa’da 19. yüzyıla kadar uzanan dönemin popüler, hatta tek müziği denebilir. Elbette o da gelişiyor ve içinde binlerce farklı stili barındırıyor. Tarihe dayanan ve tümüyle insan kulağının evrimiyle paralel ilerlemiş, üst düzey bir sanat dalından bahsediyoruz. 1950 sonrası müzik bir sanat olmaktan çok eğlence aracına dönüşmeye başlıyor ve biz günümüzde bunu pop müzik ya da popüler müzik olarak adlandırıyoruz. Ancak şunu eklemeliyim ki, bu alanda da çok kaliteli, dil uzatılamayacak çalışmalar var. Yani işin özü; müzik, klasik, pop, rock, caz, etnik, elektronik diye ayrılmıyor. En basit tabiriyle her stilde kaliteli ve kalitesiz müzik var, daha da ötesi yok.

Zamanın göreceliği size ne ifade ediyor?

Şu an müziğin babası olarak nitelendirilen 1685 doğumlu besteci Johann Sebastian Bach’ın, 19. yüzyılda unutulmuş olması, notalarının kayboluşu ve sonrasında başka bir besteci olan Felix Mendelssohn’un kasaptan aldığı ete sarılmış bir biçimde yürürken Bach’a ait bir nota yaprağını bulmuş olması, Bach’ın eserlerini çaldığımda hep aklıma gelir. Bunun üzerine Mendelssohn, kendini Bach’ın müziğini tekrar ortaya çıkarmaya adar. O gün Mendelssohn o kasaba gitmeseydi ya da biraz daha geç gitseydi, müzikal dili ve kontrupuan yazısının derinliği bu çağda bile algıların ötesinde olan müziğin babasını tanımıyor ve çalamıyor olacaktık. Bu bağlamda, zamanın hayatlarımızdaki en önemli değer ve güç olduğunu, bu yüzden insan tarafından tam anlamıyla kontrol edilmesi imkansız olduğunu düşünüyorum. Tamamıyla bağımsız, ancak hayatlarımıza yüzde yüz etki eden bir kuvvet. Belki de bu yüzden, zamana hadsizce meydan okumak için, son dönemde yaşayan bestecilerin eserlerini seslendirmeye daha fazla dikkat ediyorum.

Kolunuzdaki IWC sizi 24 saatin ötesinde bir zamana götürsün… Hangi zaman dilimine gitmek istersiniz?

Geçmişte halihazırda yaşanmış ancak bizzat göremediğim bir zaman dilimine gitmeyi tercih ederim, zira geleceğin belirsizliği hoşuma gidiyor. Bu yüzden büyük ihtimalle 1950-60’lı yıllara gitmek isterdim.

Oturmaya da Bekleriz
Mudo Friends