XOXO The Book
XOXO The Mag

Tacita Dean

Tacita Dean, sanatını ortaya koyarken en çok filmden faydalanıyor. Günümüzde olan bitenlere oldukça yakın mesafede duruyor ama asıl meselesi bunlar değil. 16 mm kullanma takıntısı da bunun bir işareti sanki… O, hem çok gerçekçi, hem de bulutlardan anlam çıkaran bir hayalperest. Yakın zamanda bizi dehşet verici bir projeyle karşılamaya hazırlanan, Tacita ile konuştuk.

Röportaj: Bahar Türkay - Aralık / Ocak 2017

Fotoğraf: Kjetil Berge

 

Yakın gelecekte gerçekleştirmeyi planladığınız projeleriniz aracılığıyla değinmek istediğiniz en kritik mesele ne? 

Meselelere odaklanmamayı artık özellikle tercih ettiğimden dolayı, bu benim için zor bir soru aslında. Son dönemde, video ya da benzer başka formatlarda değil, yalnızca negatif film kullanarak yapılması mümkün olan çalışmalarım oldu. Bu aslında gereklilik nedeniyle odaklandığım bir şey değil. Ama son zamanlarda, sanatçılar, film çeken insanlar ve fotoğrafçılar için fotokimyasal mecraların halen erişilebilir olması konusunda ısrarcı olmak önemli bir konu. Bir yandan da dünyadaki jeopolitikalar ile ilgili olarak hayli endişeliyim. Bunlarla nasıl başa çıkacağımız konusunda dünya sahnesindeki makul seviyeden geri çekilmeye de pek niyet varmış gibi görünmüyor. Umarım Avrupa Brexit’i ve ABD Trump’ı atlatabilir.

Halen 16 mm film kullanmanızla tanınıyorsunuz. Bu malzemeyi sizin için bu kadar önemli kılan nedir? 

16 mm analog, negatif bir film. Sanat okurken, hareketli görüntü ile ilk çalışmaya başladığımda elimdeki imkan buydu, dolayısıyla bu mecrayı kullanarak bir yol çizmeye karar verdim, sonrasında süreç bu şekilde devam etti. Film zaten mecra olarak çok keyifli. Film dediğiniz şey, ışık, lens ve kimya demek ve tüm bunlar benim için büyülü bir dünya yaratıyor. Hayatı tartışmasız bir biçimde emülsiyona uğratmak benim için halen gizemini koruyan ve kesinlikle göz ardı edilemeyecek bir insan müdahalesi. 

Adınızın mitolojik çağrışımının arkasında bir hikaye var mı?

Tacita Latince “sessiz olan” anlamına geliyor. Babam tam bir klasikçiydi ve Tacita gizli kalmış bir Tanrıça’nın ismi aslında. Dae Tacita, uyku tanrıçası... Ablamın ismi Antigone; ağabeyimin ise Ptolemy, Yunan-Mısırlı bir matematikçi ve astronomun adı. İsimlerimizin, üzerimizde çok belirgin bir etkisi oldu ve ben özellikle ablamın ismi Antigone ile her zaman çok ilgiliydim. Sonuçta, ilk öğrendiğim sözcüklerden biriydi.

Deniz, 90’larda Turner Prize’a aday olduğunuz dönemde çalışmalarınızın ana temalarından birisiydi. Bu temayla ilişkiniz nasıl gelişti?

Cornwall’da yer alan Falmouth School of Art’ta eğitim gördüm ve denizle olan ilişkimi o dönemde geliştirdim. Kürek takımının başındaydım ve bu, her türlü hava şartında kürek çekmek anlamına geliyordu. Hem zor, hem de çok romantikti. İlk yıllardaki karalamalarımın da hep okyanusun daimi hareketleriyle bir bağlantısı vardı. Çiziyordum, siliyordum, sonra yeniden çiziyordum. Daha sonra Berlin’e taşındım ve konu ağaçlar oldu. Şimdi Los Angeles’tayım ve konu bu kez de bulutlar.

Yer değiştirmenizle aidiyet arayışınız arasında nasıl bir bağlantı var?

Yuva, insanın şans eseri bulduğu bir yer. 2000 yılında bir bursla Berlin’e geldim ve bir daha hiç Londra’ya dönmedim. Daha sonra, 2014’te, Los Angeles’ta Getty’de konuk sanatçı programına davet edildim ve o tarihten bu beri buradayım. Bulunduğum yer yaptığım her şeyi etkiliyor. Mesela Berlin’de yaşadığım dönemde kentle çok uğraştım, Palast der Republik ve Fernsehturm televizyon kulesinin filmini yaptım. Şimdi ise Los Angeles’ta resmen bir bulut gözlemcisi oldum. Bu, aynı zamanda birlikte çalışmak için kimlerle karşılaştığınızla da çok alakalı. Berlin’deyken Gerhard Steidl ve Niels Borch Jensen ile tanışmıştım. Los Angeles’ta ise Gemini Gel ile baskı resim üzerine çalışıyorum.

Bazı film işleriniz “ne resimle, ne fotoğrafla, yalnızca filme alarak yapılabilecek şeyler” diye tarif ediliyor. Bunun sizdeki karşılığı nedir? 

Portrenin ya da tasvirin özü, film mecrası için esas olan şey. Bu da, hem özne, hem mecranın gerçek anlamda bir sonu olduğunu gösterir. Her ikisi de zamanla kuşatılmış durumda ve zamana bağlı. David Hockney’nin resim ve fotoğraf arasındaki fark ile ilgili olarak dile getirdiği gibi; fotoğrafın bir köşesinden diğerine aynı zaman dilimine sahip olmasının aksine, bir resim boyunca farklı zaman dilimleri söz konusu olabilir, çünkü resim zaman yoluyla ve zaman içinde yapılmıştır. Film yapma meselesinde, kişinin kendisi var olmasa dahi filminin var olmasından dolayı hep mutluyum. Bu, birilerini ve bir şeyleri zamanın içinde izlemek ve yakalamak gibi bir şey.

Projeniz Human Treasure, Japon insan hazinesini belgeleyen, 16 mm’lik bir kısa film ve bu yılki İstanbul Tasarım Bienali’nde yer aldı. 

Kitakyshu’daki çağdaş sanat merkezindeyken birisi bana, Japonya’da geleneksel sanatlar konusunda mükemmelik seviyesine gelmiş bir kişinin, devlet tarafından “hazine insan” olarak tayin edilebileceğini söylemişti. Ben de böyle birisini aramaya başladım. Bulduğum kişi Sensaku oldu. Sensaku, geleneksel performatif Japon sahne sanatı olan Kyogen konusunda mükemmelliğe erişmişti. Sonuçta hem zorlayıcı hem etkileyici olan şuydu; ben kendisine karşı cins olarak yaklaşmak konusunda hep kendimi engelledim. O ise zaten başka bir düzlemdeymiş...

Bir sonraki büyük fikriniz ne?

Yeni bir film üzerine çalışıyorum. İddialı ve dehşet verici. O nedenle fikri şimdilik kendime saklıyorum. 

Johanna Senyk
Dilara Fındıkoğlu