XOXO The Book
XOXO The Mag

Dilara Fındıkoğlu

Dilara XOXO Ailesi’nden, yıllar öncesinden... Emre, zaten tanıyorsunuz...

 Geçmişe dönüp bakınca, o günkü Dilara ve bugün konuğumuz olan Dilara arasında bir tek temel fark var. Ne yaptığını çok daha iyi biliyor ve artık olabildiğince çok insan onu anlıyor. 

Röportaj:Olga Şerbetcioğlu - Aralık / Ocak 2017

Fotoğraflar: Emre Ünal

Saç:Jake Gallagher

Makyaj:Lauren Reynolds

Çekim Yeri: Londra

Kıyafetler: Dilara Fındıkoğlu

Senden dünya modasının yeni Türk süperstarı olarak bahsediyorlar. Haliyle birilerinin eskimiş olması gerekiyor, var mı böyle bir durum?

Eskiden Türk moda tasarımcısı dendiğinde, benim aklıma, Hussein Chalayan ve Rıfat Özbek gelirdi. Hussein Chalayan’ın burkadan yola çıkarak hazırladığı defileyi hatırlıyorum; simsiyah burkadan çırılçıplak bir kadına doğru uzanan altı farklı modelin sıralandığı bir gösteriydi. (Şu an ben böyle bir defile yapmak istesem muhtemelen başıma gelmeyen kalmaz.) Demeye çalıştığım şey; bu insanlar çok iyi işler yaptılar. Herkesi özel yapan kendine has iş yapmasıdır. Ben de her zaman bunun peşindeyim.

Genelden özele doğru gidelim; oldum olası moda sektörünün içindeydin, değil mi?

Bazı insanların doğduğu andan itibaren, kendi içindeki duyguları ne kadar bastırırsa bastırsın ne yapacağı bellidir ya, bence benimki de öyle bir şey. Tasarımcı olmasam bile, moda sektörüne hizmet edeceğimi biliyordum. Etrafımda herhangi bir moda tasarımcısı ya da sanatçı olmadan büyüdüm, kendimi sektörün içinde buldum, daha doğrusu içine soktum. 

Moda editörlüğü yaptığın bir dönem de var, hatta XOXO’ya da çekim yaptın. Tasarlamak ve tasarıma anlam yüklemek arasında neden tercih yapmak zorunda kaldın?

Moda editörlerine asistanlık yaptığım bir dönem vardı ama çalıştığım hiçbir editör beni sevmiyordu, çünkü sürekli işlerine karışıp kendi beğendiğim şeyleri yapmaya çalışıyordum, ve onların yaptığı işleri de beğenmiyordum. Bir gün, Begüm’le (Yetiş) otururken yapılan çekimlerin ne kadar kötü olduğundan bahsediyorduk, ve sonra ‘birbirimizi gaza getirip boşuna konuşuyor olmayalım, biz de bir şeyler yapalım’ dedik. Hiçbir şey yapmadan birbiri hakkında atıp tutan insanlardan olmayalım, bize de söz hakkı geçsin istedik, sonra çekimi yaptık ve hakikaten güzel oldu. Bu çekimler sırasında styling yapmayı o kadar çok sevmiştim ki, hayatta moda tasarımcısı olmam diye düşünüyordum ama okula girince sektöre bakış açım tamamen değişti. Tasarımcı olarak bir şeyleri yoktan var edebiliyorum, bundan daha güzel bir şey olamaz. Üstelik tasarımlarımın nasıl bir styling’e sahip olması gerektiği de benim kontrolüm altında. Var olan bir hikayeyi değil, benim hayalimdeki hikayeyi kurgulamak beni çok memnun ediyor. 

 

Malum, Central St. Martins moda sektörü için bir mabet, orada olmasan bugün hayatındaki bu gelişmeler yaşanıyor olur muydu?

Bugün elde ettiğim başarıların sadece okuldan kaynaklı olduğunu düşünmüyorum. Bir kere, her şeyden önce, başka bir şehre taşınmış oluşum, beni etkileyen en büyük faktör. Alıştığım, tanıdığım, güvenli alanım olarak kabul ettiğim şehirden çıktıktan sonra yabancısı olduğum bir yerde çok daha özgür hissediyordum. İstanbul’daki tıkanmışlık hissiyatı bir kenara, Londra basın ve prestij anlamında sonsuz kaynağa sahip. Akabinde okulun bana sağladıkları geliyor. Okuldaki eğitim, benim yaratmak istediğim farklılığı destekler cinstendi, çünkü St. Martins’in modaya bakış açısı, olmayan bir şeyi yaratmak üzerine kurulu. Bu yüzden moda eğitimini İstanbul’da almış olsaydım, bugün olduğum yerde 10 sene hatta belki 20 sene sonra olurdum. Özetle, Kayserili bir aile, İstanbul’da yaşadıklarım, içimde var olan başkaldırma isteği harmanlandı ve Londra bu karışım için ideal zemini hazırladı. 

Her ne kadar vizyonu bu kadar geniş bir yerden bahsetsek de, bu durum okulun büyük bir yetenek avcısı olduğu gerçeğini değiştirmiyor herhalde.

Her şeyden önce okula kabul edilmek çok zor, çıkması ondan da zor. Bu yüzden tabii ki, burayı yetenek avcısı bir okul olarak addetmek yanlış olmaz. Dünyanın en iyi tasarımcıları buradan çıkıyor. Bu sadece St. Martins için geçerli bir durum değil, Antwerp’te de süreç farklı işlemiyor. Etrafımda onlarca Asyalı öğrenci vardı, hepsi gece gündüz demeden, önündeki tasarımı ince ince işliyor, benzetmek gibi olmasın ama resmen robot gibi çalışıyorlardı. Tabii ki okul bünyesinde yetenekli insan çok, ama iş sadece yetenekle bitmiyor, okul paket programa sahip insanların peşinde. Her ne kadar okul kavramından nefret etsem de, iyi ki bu insanların arasında kendime yer bulmuşum diyorum.

İhtimaller üzerinden devam edelim, mezuniyetten sonra yapılan defileye seçildiğini ve herkesin ilgisini çeken ‘gerilla’ defileyi organize etmediğini hayal et, o zaman ne olurdu?

Seçilseydim tabii ki bu alternatif defileyi yapmazdım. O defile benim dışlanmışlık ve umutsuzluk psikolojimle ortaya çıktı. Okuldan mezun olan herkes o defileye seçilmek için canla başla savaşıyor, koleksiyonunu satın almacılara ve basına göstermek için yırtınıyor, sonra okul “Sen yetenekli değilsin, senin işlerin berbat, sen buraya çıkmaya layık değilsin.” diyor. İstenmemek, insana, resmen balyoz gibi çarpıyor, ben de bu psikolojiye girince ne yapacağımı şaşırdım. O kadar çalışmışım, kendimden bir şeyler katmışım, o boncukları gerçekten severek işlemişim, seçilmeyince haliyle kişisel bir dışlanma olarak algıladım. Üstüne bir de defileye seçilen arkadaşlarım benimle kavga etti, ‘neden böyle bir şey yapıyorsun, bu kadar kaba olmanın ne lüzumu var, hatta neden bizim için mutlu olmakla yetinmiyorsun?’ gibi şeyler söylediler. Ama böyle bir şey imkansız, sonuçta kendimi öyle ya da böyle göstermek zorundaydım.

O halde hazırladığın mezuniyet koleksiyonunun ready-to-wear algısına uymadığının sen de farkındasın.

Sektöre hizmet etmediğinin desek daha doğru olur, zira mezun olan öğrencilerin önceliği artık bu amaca ulaşmak. En basit örnekle anlatacak olursam, okulun hazırladığı defilede birinci seçilen tasarımcının, oldukça sıradan, fütüristik tarzda lazer kesim ürünleri vardı ve tabii ki sektöre hizmet edecek, alıcı bulacaktı. Mesela LVMH her sene bir öğrenci seçip, mezuniyet koleksiyonunu hazırlaması için ona sponsor oluyor, keza Swarovski de aynı şeyi yapıyor ve haliyle bu seçilen öğrencinin hem sektöre hem de bu markalara uygun tasarımlar hazırlaması bekleniyor. 

Defileden sonra okul tepkisiz mi kaldı peki? 

Yok. Aslında diyecek bir şey bulamadılar çünkü bu durum hoşlarına gitti. Bu kadar saçma bir ritüelin peşine takılmaktansa, senin bu yaptığın sayesinde burası gerçek anlamıyla bir sanat okuluna dönüştü diyenler oldu. Hakikaten de sanki moda tasarımı değil de muhasebe ya da hukuk okuyormuş gibi, karşı konulamaz bir kurallar bütünü söz konusu ve herkes kurbanlık koyun gibi bu bütüne itaat ediyor. Her ne kadar moda sektörünün satış odaklı olmasıyla birlikte okuldaki bakış açısı biraz olsun değişmiş olsa da, sistem aynı şekilde işliyor. Tabii ben kendi başıma buyruk davrandım, o ayrı.

Bir taraftan, o defilede, moda sektöründe değişen dengelerin altını çiziyordun. Üçüncü dünya ülkelerinin üretim süreci, bunun üstü kapalı bir şekilde unutturulması ve günün sonunda seri üretim dişlilerinin bağımsız tasarımcıları ezip geçmesi...

Herkes bir şekilde bu seri üretim algısına yenik düşmek zorunda kalıyor, ne yazık ki. Kendimden örnek verecek olursam, ürünlerimin hepsinde el işçiliği var, hepsi için oldukça titiz çalışmak gerekiyor ve bunu yaparken kaliteden ödün vermemek en önemli nokta... Haliyle ortaya çıkan ürün pahalı oluyor ve bu satışı etkiliyor. Günün sonunda benim gibi çalışan tasarımcılar satış ve üretim arasındaki korelasyonu tutturamayıp seri üretime yenik düşüyorlar. Sonuçta para kazanmak zorundalar. Bir yandan alıcısı olacak ürünler tasarlamak zorunda kalıyorsun. Satmayacaksan sanatçı ol yani, bu kadar basit. Bu işi yapan herkes satmak ve para kazanmak için yapıyor. Emeğe karşılığı bir kenara bıraktım, geçimini sağlamak zorundasın. Yoksa ben deli miyim sabahtan akşama kadar neden burada boncuk işleyeyim? Eskiden en çok satan ürün payetli, boncuklu elbiselerken şu an tişörtün modanın demirbaşı olması, beni şaşırtmıyor. 

Seni korkutan şey büyük bir tasarımcının ekibine dahil olan sıradan bir insan olmak mı oldu, yoksa bağımsızlığını ilan ettikten sonra seri üretime yenik düşmek mi oldu?

Martin Margiela’nın tasarım ekibine katılsam mutsuz olmazdım. Şöyle söyleyeyim, hiçbir zaman kaderci olmadım ama herkesin takip etmesi gereken belli bir yolu olduğuna inanıyorum. Bu yüzden kendi yolumu seçmek için çok çalışıyorum, elbette başarısız olmaktan korkuyorum ama imkanları zorlamak benim işim.

Bu süreçten sonra kırılma noktası FKA Twigs’in giydiği kimono mu oldu?

Evet. Epey büyük bir olaydı benim için; ilk defa ünlü biri kıyafetimi giyiyordu. Her ne kadar benim tasarımlarımla hiçbir alakası olmasa da onun için özel bir kimono tasarlamak kabul edilebilir bir şeydi, benim için kırılma noktası oldu. Sonra başka isimler ve Grimes geldi. O zamanlar tabii ki çok heyecanlandım ama bu yaşadıklarımın hayatımı ne kadar etkilediğini geri dönüp baktığımda daha iyi fark ediyorum.

Mezuniyet koleksiyonundan sonra hazırladığın parçalar, ilk koleksiyona kıyasla giyilebilir mantığına daha çok uyuyor. 

İlk koleksiyonum satış amacından tamamen uzaktı, yeni koleksiyonlarda en az üç-dört parça asla giyilemeyecek şeyler yapıp kendimi tatmin etmek istiyorum. Koleksiyonun geri kalanını tabii ki kendi tarzımdan ödün vermeden, yani bence giyilebilir kıyafetlerden oluşan parçalarla oluşturmak tek amacım. Bu sezon koleksiyonda baştan aşağı piton derisinden oluşan bir elbise var. Hem çok pahalı, hem de giyilebilir değil, ama bunu yapmak istiyorum. Çünkü var olan modelleri kendi filtremden geçirip yeni baştan yaratmayı seviyorum. 

Dikiş nakış işleriyle haşır neşirsin, Erkin Koray dinliyorsun, Instagram’ın Türk Bayrağı’yla dolup taşıyor, resmen Türk kültürünü Kiss ile tek bir potada eritmişsin de Londra’ya taşımışsın gibi bir durum söz konusu. Bu memleket sevgisi nereden geliyor?

Türklere has bir durum var bence, ne ülkeden tamamen gidebiliyoruz ne de gittiğimiz yere tamamen bağlı olabiliyoruz. Türkiye’ye gideceğim zamanlarda sürekli kendime ‘orada ne yapacağım, istediğim hiçbir şeyi giyemeyeceğim’ diye düşünüyorum. Sokakta giydiklerimden ve saçımdan dolayı sürekli laf yiyorum. Ve oradayken nasıl olacak da Londra’ya geri geleceğim diye düşünüyorum. Londra’ya taşındığımdan beri ne İngiliz’im ne de Türk’üm. Bu arada kalmışlık yaptığım işlere ve günlük hayatıma yansıyor. Türk oluşumu, damarlarımda akan kanı, DNA’mı değiştiremem ve bununla yaşamayı öğrenmeliyim, bu yüzden Türk kültürünü buraya entegre ettim. Öyle ki, stüdyoda akşam 7’den sonra herkes gittiğinde televizyonu açıp, karşısında boncuk işleyip Vatanım Sensin’i izliyorum, bir de hüngür hüngür ağlıyorum. Her şeyi geçtim, hem insanların Türkiye’ye ve Türklere olan bakış açısını değiştirmek hem de bizim de güzel bir şeyler yapabildiğimizi göstermek istiyorum. 

Ülkenin gidişatına göre yerdiğin de pek çok şey var, kadına şiddet ve tecavüz bunlardan başlıcaları. Moda tasarımı bu durumu nasıl ele alabilir, mantıklı bir açıklaması var mı?

İnsanların eleştirmek istediği konulara doğrudan gönderme yaptığı etkinliklerden nefret ediyorum. Türkiye’de Gezi olayları yaşandı, millet gaz maskelerini aksesuar olarak kullanıp defile düzenledi. Bu kadar basite kaçmak yerine araştırmak yapmak ve vermek istediğin mesajı daha soyut bir bakış açısına indirgemek lazım. Kurgunun arkasındaki düşünce her şeyin başında geliyor. Bu yüzden benim aklımda bu koleksiyonu hazırlarken sadece kadın vücudu, kadının tenine değen şeyler, iç çamaşırları, dövmeler, yaralar ve kadının nasıl sınırlandırıldığı vardı. Örneğin, en son koleksiyonda kırmızı bir takım elbise var. Araştırma yaparken, Shakespeare’in yaşadığı dönemde, halk ayıp olduğunu düşündüğü için kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğunu öğrendim. Bu yüzden erkekler kadın kıyafeti giyerek kadınların oynayacağı rolleri oynuyormuş. Ben de buradan hareketle bu kırmızı takımı bir erkeğe giydirdim. Kafamda bunun gibi pek çok kurgu vardı, çocuk gelinler, kadınların öldürülmesi ve daha bir sürü şey... Haliyle, koleksiyona hakim olan renk kırmızı oldu. Koleksiyonuma bakan birisi, gelip de burada Shakespeare’den bahsediliyor, burada çocuk gelinlerden dem vuruluyor diyemez, işin güzel tarafı da bu. Göze sokulan her şey, basit olmaya mahkum.

Türkiye’deki kumaşçılar ve desenciler önlerine böylesi sıradışı çizimler geldiğinde neye uğradıklarını şaşırmıyorlar mı? 

Ah, şaşırmazlar mı. Yanlarına en normal kıyafetlerimi giyip gidiyorum, kendimi, tasarımlarımı anlatıyorum ama bana mısın demiyorlar, yine de garipsiyorlar beni. Saçlarım kırmızı, her yerim dövmeli, garip garip bakıyorlar. Laleli, Zeytinburnu, Merter gibi yerlere gidiyorum ve insanların gözünde ben küçük, kendi çapında bir şeyler yapmaya çalışan modacı kız oluveriyorum. İş bilmediğimi düşünüyorlar ve Türkiye’deki kumaşçılar benim istediğimi yapmıyorlar. Mesela bir ceket götürüyorum, kollarının yırtık gibi görünmesi, ve dikişlerin pis olması lazım, yani manşetlerden iplikler sarkacak. Bunu asla anlamıyorlar ve kendi istedikleri gibi yapıp o dikişleri tamamlayıp ortaya saçma bir iş çıkarıyorlar. 

Günün sonunda işin içinde adın ve soyadın var, büyük harflerle yazmaktan çekinmiyorsun...

Benim ismim çok garip. Dilara yine bir derece Avrupai sayılabilir ama Fındıkoğlu’nu kimse okuyamıyor ve bu çok hoşuma gidiyor. Hatta etrafımdaki birkaç Türk, neden sadece adımı kullanarak bir marka yaratmadığımı sordu. Ama birisi beni takip ediyorsa ve benim tasarımlarımı almak istiyorsa, adımı da soyadımı da seve seve öğrenecek, yapacak bir şey yok. İlginç olan her zaman daha çok ilgi çekiyor, benim adım Mary Williams olsaydı belki de çok sıradan bir markam olacaktı. Bu yüzden aklıma gelen her yere adımı yazmaya çalışıyorum, bu, kendimi çok iyi hissetmemi sağlıyor. 



Tacita Dean
Yasuko Furuta