XOXO The Book
XOXO The Mag

Bikem Ekberzade

Görsel medyayla uğraşan insanların öğrendiği ilk şey şudur: Kamera bizim gözümüzden farklıdır. Gördüklerimizi bize ait kılan ise seçtiğimiz karelerdir.

Peki bir fotoğrafçının gözünden bakınca, deklanşörün arkasında korku var mıdır? Türkiye’nin ilk kadın savaş fotoğrafçısı Bikem Ekberzade ile konuştuk.

Röportaj:Nevşin Mengü - Ekim 2016

Fotoğraf: Gökhan Polat

Bikem’i Bodrum’da Tuzla Havzası’nda fotoğrafladık. Denize dalmadığı bir günde, dalgıç aksesuarlarıyla.

Trajedinin bir estetiği var mı?

Olmamasını tercih ederim. Hatta, trajediyi estetik çerçeveye koymaya çalışan mestektaşlarımla ilgili ciddi sıkıntılarım var. Ama bir de işin “haberi seksileştirmek” yönü var. Eğitimim gereği benim geldiğim düşünce okulu bu akımın aksine yüzenlerden, yani bir şeyleri estetize etmeden de, olayı olduğu gibi, tüm yönleriyle insanlara aktarıp son kararı onların vermesine izin vermek: Okuyucu ya da izleyiciyi mümkün olduğunca duygusal yönlendirmelerle manipüle etmemek. Ama maalesef, özellikle hassas konular ya da süjeler üzerinde çalışan fotomuhabirler ve hatta gazeteciler, olayı daha da dramatikleştirmek, ya da sizin de söylediğiniz gibi estetize ederek dikkatleri fazlasıyla o yöne çekmek kaygısında. Ancak biz sahada, güzel değil gerçek olanın peşinde koşmalıyız. Yani en azından ben öyle olmamız gerektiğine inanıyorum. 

Gazeteci mi yoksa sanatçı tarafınız mı ağır basıyor?

Gazeteci. Meraklı bir gazeteci. Hani, merak kediyi öldürmüş, tatmin olunca da hayata geri dönmüş ya, ben de işte tam o minvalde birkaç hayatı geride bırakıp seke seke dokuz canımı doldurmaya çalışıyorum. Sahada çalışırken, ortam sıcaksa bir anda her şey olabilir, kameranız kilitlenir, ıslanır, yeterli ışık yoktur, ama siz çekmeye devam edersiniz, ve estetik gerçekten de en son kaygınızdır. Birinci ve en önemli hedef kaydetmektir. Tabii bunu ne kadar sık yaparsanız, ne kadar antrenmanlıysanız, bunun yanında farklı fotoğrafçıların tekniklerini, çalışmalarını ne kadar çok incelerseniz estetik yönünüz de siz otopilottayken devreye girer. Bunda bir sakınca yok. Sadece estetik kaygı biz gazetecilerin ilk hedefi olmamalı, ve olanı olduğu gibi belgelemenin önüne de geçmemeli. 

Kamera önünde ya da arkasında olmak aslında bir seçim.

Görünür olmaktan çok hazzetmiyorum. Hani şu ‘belgeselci duvardaki sinek olmalıdır’ lafı var ya, ben onu kendime çok dert ettim, sanırım. Daha hala tam istediğim gibi bir sinek olamadım ama çalışmalarım devam ediyor. Zaten hayat bundan ibaret değil mi? Usta olduğumuzda işimiz de ömrümüz de bitmiş oluyor. Hem önemli olan, anlatmaya çalıştığımız hikayeler ve o hikayelerin içindeki hayatlar. Benim de dileğim; özgür bir sinek olabilmeye devam edeyim yeter.

Çalıştığınız en zorlu yer neresiydi?

Kesinlikle ve her zaman Türkiye.

90’ların Balkanlar’ı ve şimdinin Orta Doğu’su benzer mi?

Ben işin sistematiğinde fazlasıyla benzerlik görmüyorum, umarım sonu da benzer olmaz. Yıllarca şiddetle yoğrulan coğrafyalarda kalıcı barışı sağlamak o kadar da mümkün olmuyor. Çatışmalar fraksiyonlara ayrıldıkça, bunlar da kendi içlerinde splinter yani kıymık-vari ince kollara ayrıldıkça, işin içine bölgeden olmayan yabancı güçler de girince, onlar da beraberlerinde kendi tarihsel yüklerini, hesaplaşmalarını getirince, ortaya bugün yaşadıklarımız çıkıyor. Balkanlar’da yaşanan bunun yalın bir versiyonuydu. Ve savaş bitmiş olsa da mücadele hala son bulmuş değil. Afganistan’da ve Kafkaslar’da yaşananlar Orta Doğu söz konusu olduğunda daha belirleyici bence. Ve tabii Irak. 

Bu arada, sizi buralarda bulmak zor, en son ne zaman Türkiye’ye döndünüz?

Aslında uzun zamandır buralardayım. Hatta bir süredir yurtdışı haber takiplerini ve çekimleri başka arkadaşlarıma devrediyorum. Türkiye son üç yıldır hiç olmadığı kadar farklı bir süreçten geçiyor ve ben de meraklı bir gazeteci olarak bunu yakından takip etmek istiyorum. Yani tarih hanesine bir şeyler yazılırken burada olmak istiyorum. Duyularımı olabildiğince açtım, dinliyorum, okuyorum, izliyorum, ufak görsel notlarla belgelemeye çalışıyorum. Gerçi son kısım biraz karışık. O kadar çok şey, o kadar kopuk kopuk gibi görünen ancak bir noktada birbirleriyle ilintilendirilmesi mümkün olay bir arada oluyor ki, bazen ben de dağılıyorum, neyi nereye nasıl not düşeceğimi bilemiyorum. Ama doğup büyüdüğüm ülke bu kadar değişik, karmaşık, çelişkili ve tartışmalı bir dönemden geçerken bunu on yıl sonra başkalarının kaleminden ve onların yaklaşımı ile dinlemek yerine, kendim bire bir yaşayıp ne olup bittiğini görmek istiyorum.

 

Geçtiğimiz yıldan bu yana sanatsal üretiminiz açısından da farklı bir süreç başlamış gibi görünüyor.

Uzun süredir üzerinde çalıştığım belgesel projem Mülteci Projesi’ni bitirme kararı aldım. Son bir iş yapayım, bitsin dedim, derken o iş dallandı, budaklandı, Mülteci Projesi birden Geçişler’e evrildi. Şimdilerde Geçişler İsviçre’de turnede, akabinde Çanakkale Bienali’nde olacak. Ben de onun seyahatini internet üzerinden izleyip koordine ediyorum, farklı mecralara nasıl evirebiliriz onu test ediyorum, ve eskiye nazaran oldukça koordinasyon içinde devam eden deniz geçişlerini, Libya’yı ve Akdeniz’deki hareketliliği çalışıyorum.

Kitap serinizin devamı ne zaman geliyor?

Üçlemenin ilk kitabı Telejenik’i iki sene önce çıkardık. İkinci bölümümüz Propaganda, ama malumunuz elimizde özellikle şu son dönemden ve dünya genelinden o kadar çok malzeme var ki, henüz kağıda geçirecek olgunluğa ulaştıramadık. Yazıp silmekten de yorulduk, sustuk, izliyoruz.

Snukr
Trumpiad