XOXO The Book
XOXO The Mag

Chardonnay Trail

Justine Tjallinks

Justine Tjallinks, dayatılmaya çalışılan güzellik kriterlerine karşı çıkan bir asi. Fotoğraflarında, fiziksel yoksunlukları sebebiyle toplum tarafından aykırı olarak kabul edilen modellere yer veriyor. Tjallinks ile, yıkmak istediği önyargılar üzerine konuştuk.

Röportaj:  Naz Cuguoğlu

 

Justine, yaşamınla ilgili en büyük beklentin ne?

Kendimi bir sanatçı olarak geliştirmek ve insanları duygularıyla yüzleştirecek, onları duygusal olarak harekete geçirecek projeler üzerinde çalışmak.

Dergicilik yıllarından sonra yolunu değiştirmeye ve fotoğraf üzerinden kendi güzellik anlayışını hayata geçirmeye nasıl karar verdin?

Bir süredir fotoğrafçı olmak istediğimi biliyordum, ama tekniğe dair duyduğum korku beni geri çekiyordu. İşimden dolayı neredeyse her gün fotoğraflarla iç içeydim ve farklı türlerini keşfetmeye başladım. Bir yanda, bir rüya ortamında, mükemmel modellere yer veren ‘göz kamaştırıcı’ fotoğraflar, diğer yandaysa normlara uymayan, insanları  oldukları gibi gösteren, işlenmemiş gerçek fotoğraflar. Bu durum bana kendi başına güzel olan, ama standart güzellik anlayışına uymayan insanları daha stilize edilmiş mekanlarda fotoğraflama fikrini verdi. Bir çeşit Diane Arbus ve Mario Testino karışımı gibi.

Kendini bir fotoğrafçı olarak değil, bir duyguyu hissettirmek için farklı unsurları bir araya getiren bir imaj yapımcısı olarak tanımlıyorsun. Hangi duyguları iletmeyi önemsiyorsun?

Aslında bu, konunun ve modelin beni nasıl hissettirdiğine bağlı. İnsanların çalışmalarıma bakıp, fotoğraftaki modelin ne düşündüğü ya da hissettiği üzerine sorular sormaları hoşuma gidiyor. Genellikle kavramsal çerçevelerim sosyal konular üzerine kurulu ve dolayısıyla duygular biraz ağır ve kimi zaman çok olumlu değil...

Kişisel çalışmalarım, fotoğrafçı olarak kim olduğum ve beni ilgilendiren konular hakkında bir şeyler söylemeli. Benim durumumda bunlar, Down sendromlu çocuk portrelerimde olduğu gibi toplumsal önemi olan hikayeler. Artık kadınlar, Down sendromunun göstergesi olan 47 kromozomu doğumdan çok önce fark edip doğumdan vazgeçebiliyorlar. Bu fikir bana, Down sendromlu küçük çocuk portreleri yaratmam için ilham verdi ve böylece Leftovers isimli serim ortaya çıktı.

Bu minvalde, modellerini seçme süreci zorlu oluyor mu?

Modellerimi seçerken faydalanabileceğim bir ajans yok. Genelde sosyal medya, televizyon veya sokakta dolaşarak arama yapıyorum. Doğru modeli bulmak benim için her zaman heyecan verici ve aslında model olarak çalışmadıkları için, onlarla çekimden sonra da devam eden uzun soluklu ilişkilerim oluyor.

Senin modellerin, zorluklar ve önyargılarla dolu bir dünyada yaşıyor. Fotoğraflarının bu konuda bir fark yarattığını hissediyor musun, hayatı onlar için daha kolay hale getiriyor musun? 

Evet, bunu hissediyorum. Fotoğraflara olumlu tepkiler almak modellerim için de iyi bir deneyim oluyor. Birisi seni güzel ve özel olarak gördüğünde kendini iyi hissediyorsun.

Fotoğraflarında aynı zamanda izleyici ile konu arasında yakınlık hissi yaratan bir durgunluk ve dürüstlük var. Bu samimiyet senin için ne anlama geliyor? 

Fotoğrafa bakan izleyici için kendisinin ve modelin uzayda yalnız olduğu hissiyatını vermek benim için önemli. İzleyici olarak, yaklaşmaya davet edildiğinizi hissediyorsunuz.

Hollanda Altın Çağı ressamlarının, ışık kullanımı ve yetenekli fırça teknikleri çalışmalarına ilham veriyor. Bu etki nasıl oluştu? 

İnsanların bunu sıklıkla söylediğini duyuyorum. Çocukken müzelerde Vermeer ve Rembrandt gibi ressamların çalışmalarını görürdüm. Onların yarattığı dünyalar benim için inanılmaz etkileyiciydi. Işık, drama, kontrast... İçinde yaşadığımdan çok daha farklı bir dünya gibi gelirdi. Fotoğraflarımda, onların tablolarındakini andıran bir ışık tekniği kullandığımı fark ettim. Aynısı gerçeklik ile hayal dünyası arasındaki denge için de geçerli.

Bu dengeyi, Baudelaire'in L'Art Romantique'deki "güzel her zaman tuhaftır" cümlesinden yola çıkarak kuruyorsun. Bu senin için ne anlama geliyor?  

Fotoğraflarımda hep pozlarla oynuyorum. Poz, fotoğrafa duygusal bir katman katıyor ve bir hikaye anlatıyor. Ancak bunun ilk bakışta fark edilmemesi gerekiyor. Farklı olan izleyiciyi düşündürüyor.

İlham almak için hangi fotoğrafçıları takip ediyorsun? 

Bu çok değişken bir durum ve her an bana ilham veren yeni fotoğraflarla karşılaşabiliyorum. İçinde bulunduğum duygu durumuna da bağlı. Ama birkaç isim vermem gerekirse, Diane Arbus, Nan Golding, Richard Avedon, Paolo Roversi, Mike Disfarmer.

Sanat direktörü olarak tecrübelerin fotoğraflarını nasıl etkiliyor?

İçimdeki sanat direktörünün fotoğraflarım üzerindeki etkisi çok büyük. Sayısız fikrim var, ama önemli olan tüm öyküyü anlatmak için farklı unsurları bir araya getirmek. Fotoğraf bunun sadece bir parçası. Ayrıca modeller, stil, saç, makyaj ve post-prodüksiyon hakkında da düşünüyorum. Her şey benimle başlıyor, benimle bitiyor.