XOXO The Book
XOXO The Mag

April 2017 Cover Guest

Metin Akdülger

Metin Akdülger'i sadece oynadığı Muhteşem Yüzyıl dizisindeki rolüyle değil, samimiyetle anlattığı düşünceleri, inandıkları, sevdikleri ve oyunculuğa olan tutkusuyla da tanıyın. XOXO The Mag 71'inci sayının kapak konuğu Metin Akdülger karşınızda. 

Röportaj: Olga Şerbetcioğlu

Fotoğraflar: Emre Ünal

Moda Editörleri: Utku Palamutçu, Yağmur Kural

Saç: Tayfun Kaydök

Makyaj: Ece Karagülle/ K.U.M Agency

Fotoğraf Asistanı: Turan Ertekin

Moda Editörü Asistanı: Batuhan Çetin 

 

Metin, bu aralar kendini nasıl hissediyorsun?

Biraz yorgunum. Çok yoğun çalışıyoruz, kafamda işle alakalı bir sürü şey var. Bu yüzden normal halime kıyasla daha durgunum. 

Biz sana hiçbir şey sormasak, kendini nasıl anlatmaya başlarsın? 

Hiç bilmiyorum.

Kendinle ilgili böbürleneceğin bir özelliğin, ‘çok iyi oyuncuyum, çok iyi pilav yaparım, çok yakışıklıyım’ gibi bir iddian yok mu yani? 

Çok iyi bir dinleyiciyim. İşimde ve hayatımda oldukça disiplinliyimdir. Bu iki özelliğim kendimle gurur duymamı sağlıyor. 

Oyunculuk yapıyor olmaktan memnun musun? 

Tabii ki. İşimi yaptığım her gün ‘iyi ki oyuncuyum’ diyorum ve bunu, işimi çok zor şartlar altında yaptığım zamanlarda dahi diyebiliyorum. Oyunculuğun giderek daha da genişleyen bir skalası var. Artık oyunculuk sadece kamera önüne geçmek demek değil, canlı performanslar, seslendirme, VR teknolojisinin oyunculuğa dahil oluşu gibi unsurlar yaptığımız işi daha da heyecanlı kılıyor. İşin içinde hikaye anlatıcılığı olduğu sürece ben de varım. 

Oyuncu olarak hikaye anlatıcısı veya kukla olmak arasında ince bir çizgi var, malum ipler yönetmenin elinde. 

Hikaye anlatıcısı başta senaristtir sonra yönetmene evrilir. Ben o hikayenin bir öğesiyim, anlatıcı anlatabilsin diye varım. Yönetmen seni karşısına alıp anlatmak istediği hikayenin yakıtı olan meseleyi anlatabilirse ve o meseleyi paylaşabilirse, seni hikayeye bağlar. O zaman yaratıcı, istekli ve cevval bir set seni bekliyor demektir. Ya da tam tersi, seni meseleden uzak tutup sadece kendi istediği şeyi almak için gerektiği kadar şey anlatırsa hikayeye değil yönetmene bağlanırsın. İşte o biraz can yakıcı olabilir. İki türlü de çok iyi hikayeler ortaya çıkabilir. Ben ilkini daha çok tercih ederim, ama hikaye güzelse ve yönetmene güvenirsem kukla da olurum. 

Yani oyunculuk senin için bir geçim kaynağından ziyade bir meslek demek. 

Çok büyük bir laf olabilir ama oyunculuk hayatımın amacı. Bu uğraşı hayatının merkezine koymazsan, istediğin sonucu elde edemeyebilirsin. Zira ben yeteneğe değil, ilgiye inanırım. İnsan gerçekten ilgi duyduğu bir şeyi hayatının merkezine alır, onunla derinlemesine uğraşır ve haliyle kişinin enerjisi yaptığı şeye yansır. 

Günün birinde bu uğraştan sıkılma ihtimalin var mı? 

Sanmıyorum.

Bugüne kadar yer aldığın projelerden herhangi bir tanesi senin için kırılma noktası niteliğinde oldu mu? 

Şu an yer aldığım Muhteşem Yüzyıl projesi kariyerim için önemli bir kırılma noktası. Bunun dışında ilk profesyonel oyunum Kaset ve ilk sinema filmim Bensiz, oyunculuk hayatımdaki ilklerden olduğu için oldukça önemli. 

Yakın zaman önce The O.C.’nin final bölümünün 10. yıl dönümüydü ve pek çok yayın, bu dizinin televizyon sektörünü nasıl değiştirdiğinden bahsedip durdu. Günün birinde Medcezir hakkında böyle bir şey konuşulacak mı?

The O.C.’nin ABD’de bu kadar etki yaratmasının en büyük sebebi, yayınlandığı döneme göre oldukça sert bir duruş sergiliyor olmasıydı. Dejenerasyonu anlatıyordu, bu yüzden, o dönemde yayınlanan diğer dizilere kıyasla oldukça cesur bir işti. Tabii Medcezir o kadar cesur bir iş değildi ama Türk televizyonunun şartları gereği işe bu taraftan bakarak gördüklerimizi anlatmaya çalıştık. Medcezir’in Türk televizyon tarihinde nasıl bir etki bıraktığını değerlendirebilecek kişi ne yazık ki ben değilim. Ama günün sonunda bu yapımın Türkiye’deki yayıncılık anlayışında bir şeyleri
az da olsa değiştirmeyi başardığına inanıyorum. Özellikle Medcezir’den sonra, benzeri gençlik dizilerinin sayısında artış olduğu aşikar. 

Medcezir’in seçmelerine katılmadan önce oyunculuk eğitimi almak için New York’taydın. 

Aslında oyunculuk eğitimi almak için değil, oyunculuk eğitimini araştırmak için oradaydım. 

Sonuçta orada eğitim aldın mı peki? 

Almadım. Arkadaşım diyebileceğim birkaç oyuncuyla birlikte bir şeyler denedik, onların bilgi dağarcığından faydalandım ama bir eğitim kurumuna gidip de derslere kaydolup gerçek anlamda eğitim almadım. 

Neden?

Çünkü eğitim kurumları beni yeteri kadar tatmin etmedi. Okullarda teknik anlatılıyor ve aslında bu teknik o kurumun bulunduğu coğrafyaya özgü bir şekilde aktarılıyor, şekilleniyor. ABD’de öğreneceğim teknik İstanbul’a döndüğümde hiçbir işe yaramayabilir. Belki aynı eğitim sürecinden geçip burada harikalar yaratan oyuncular vardır ama bu bende işlemiyor. Tiyatroda ya da sinemada bunun gerçekten işe yaradığından bahsedebiliriz ama özellikle dizi sektöründe çalışıyorsan, öğrendiğin tekniği uygulayacak bir vaktinin olmadığı kesin. Bir kere her şeyden önce, incelikli ve detaylı bir rol kolay kolay karşına çıkmıyor. Diyelim ki öğrendiklerini bu rolü çalışırken katalizör olarak kullandın, ortaya çıkan sonuç üzerinden yönetmenle mutabık olman lazım, bu da oldukça zor bir şey. Oradaki sistemi uygulayacağım diye didinip günün sonunda dayak yiyip oturmak da yüksek ihtimal. 

Fukuyama’dan yola çıkarak sonu gelmiş bir şey söyler misin? 

Vicdan. Şu an içerisinde bulunduğumuz dünyaya baktığımda, birincil değerin para endeksli maddiyat olduğunu görüyorum. Bu değişimin en büyük sebebi ve hatta Batı kaynaklı bir değer olarak karşımıza çıkması hayatımıza Platon mantığıyla yön veriyor oluşumuz. Tıpkı eğitim sistemimizde olduğu gibi... Çevremizdeki her şeyin sırrını öğrenmeye çalışıyoruz, bu ağaç neden burada, bu hayvan nasıl ürüyor, Tanrı’nın bilimsel bir açıklaması var mı diye sormaya başlarken her şeyi kategorize etmeye ve maddeleştirmeye başlıyoruz. Hayatımızın geri kalanında da kafamız bu şekilde çalışmaya başlıyor. Bu durumu iyi ya da kötü diye sınıflandıramam ama insanların inanç mefhumunu değiştirdiğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Somut bir şeyler görmeden adım atamaz olduk, insanların vicdanı, empati kurma isteği ortadan kalktı. 

Tarihin tekerrürden ibaret olduğuna inanıyor musun? 

Kesinlikle.

Bir örnekle açıklamanı istesek? 

Çok basit: Fatih Sultan Mehmet gemileri karadan yürüttü diye anlatırız ve bunun eşi benzeri görülmemiş bir fikir olduğunu söyleyip dururuz. Geçenlerde Vikings dizisini izlerken aynı şeyi onların çok daha önceden yaptığını gördüm. Malum, iki tarafın da birbirinden haberi yok ama insanoğlu, doğası gereği çok büyük bir değişikliğe uğramadığı için, 1200’lü yıllarda doğan bir insanla 1400’lü yıllarda doğan bir insan arasında çok bir fark yok. Tekerrür kaçınılmaz. Aynı şey insanın geçmişe olan ilgisini de tetikliyor, belki de bu yüzden Shakespeare hala bu kadar ilginç. 

Dönem dizileri büyük bir ivme kazandıktan sonra bugün farklı tarih aralıklarını konu alan pek çok yapım mevcut. Bu türün ilk çıktığı zamanki ilgiyi hala gördüğünü düşünüyor musun?

Tabii ki görüyor ama artık dönem dizileri ilk çıktıkları zamanki kadar bize farklı görünmüyor. İnsanlar benzeri içerikleri görmeye alıştılar, ama bu ne yapımcıyı ne de ekibi yaptığı işten soğutuyor. 

Bu alışkanlık hali, bir oyuncu olarak işsiz kalma ihtimaline karşı sende korku uyandırıyor mu? 

Türkiye’de yaşıyoruz, ne olacağı hiç belli olmuyor. Bu sektörün de sağı solu belli değil. Muhteşem Yüzyıl, yaptığı yatırım ve yurtdışı ayağı sayesinde kolay kolay bitecek bir dizi değil, haliyle öyle bir gerginliğim de yok. Her şeyi geçtim, reytingi çok kafasına takan bir oyuncu da değilim, açıkçası. Reytingi inandırıcı bulmuyorum, yaptığım şeyden keyif alıyorsam ve kendi kendimi tatmin edebiliyorsam problem yok demektir. 

Bir dönem dizisinde oynuyor olmak, senaryoyu okuduktan sonra bir nevi ev ödevi olarak, seni araştırma yapmaya itiyor mu? 

Kesinlikle. Bazen bir bölümde bir Hatt-ı Humayun’dan bahsediliyor ve ben eve gittiğimde bu belgenin neye dair olduğunu öğrenmek için, araştırma yapma ihtiyacı hissediyorum. Tabii tarih benim ilgi alanlarımdan biri olduğu için de bunu yapıyorum.

Günün birinde kamera arkasına geçmek gibi bir düşüncen var mı? 

Ben aslında işe tiyatro oyunu yazarlığıyla başladım. Yazarlık her zaman ilgimi çekmiştir. Ama setteyken oyunculuk dışında ne yaparım diye düşündüğümde, reji’de çalışacak sabrımın ve yönetmenlik yapacak gücümün olmadığını fark ediyorum. Belki sanat ekibinde asistanlık yapabilirim. 

Oyunculuktan sanat ekibi asistanlığına geçiş çok farklı olmadı mı? 

Ama çok eğlenceli bir iş, olsa yaparım.