XOXO The Book
XOXO The Mag

Paul Rudolph, Boston Government Service Center, Fotoğraf: Marc N. Belanger

Brütalizmin Beton Binaları Güzeldir

“Brütalizm yıkım ekibinin güllesinden fazlasını hak ediyor. Bu akım, tarih boyunca dünya mimarisinin ulaştığı en yüksek noktaydı.”

Herkes Brütalist mimariyi tanır; 1960’lı ve 70’li yıllarda, gri renkli gövdelerini dünya üzerindeki hemen bütün şehirlerin kalbine saplayan devasa beton binalardır bunlar. Bugün genellikle hiç sevilmemiş görünürler: yağmur ve tozdan yol yol olmuşlardır, acımasızca gridirler ve daha eski mimari tarzların göze hoş gelen, insani dokunuşlarından yoksundurlar. Brütalist beton sıklıkla en alelade işlerde kullanılır: yol altyapıları, içinde en kötü dükkanların bulunduğu modası geçmiş alışveriş merkezleri ya da, en iyi ihtimalle, çoğu üniversitenin ya da çok sayıda okulun pespaye öğretim binaları.

Çoğu insanın bu tarzdan nefret etmesi şaşırtıcı değildir. Bazıları hâlâ Galler Prensi’nin 1980’lerde yaptığı saldırılarla aynı fikirdedir (Britanya Ulusal Tiyatrosu binasının “kimse itiraz etmeden Londra’nın ortasına nükleer santral dikmenin kurnazca bir yolu” olduğunu söylemişti) ve beton ucuz, kaba saba ve kasvetli bulunur. 

Ben buna hiç katılmıyorum. Brütalizmi seviyorum ve herhangi bir başka dönem mimarisinin sadece bir eşdeğeri olmanın ötesinde, daha da iyi olduğuna giderek daha fazla inanıyorum. Böyle dikkate değer bir mimari başarı dönemi bir daha hiç yaşanmadı.

1960’lar mimarisinin sıra dışı dehası kısmen teknik gelişmelerden kaynaklanır. Betonarme, bütün sağlamlığı ve çok yönlülüğüyle, kendisinden önceki bütün bina teknolojilerinden kat be kat üstündü ve mimarlara en güzel ve kullanışlı buldukları formları gerçekleştirme özgürlüğü sağladı. Yığma duvarın bin yıl süren tasarım diktatörlüğünü bitirdi; (betonarmeden önce) mimarlar yapısal bir gereklilik olarak dikey bir düzlem kullanmaya ihtiyaç duyuyor ve bu da onlara pencereleri nereye koyacakları ve nasıl bezeyecekleriyle ilgili pek az hareket alanı bırakıyordu. Betonla birlikte, binanın yükü birkaç kolonla taşınabilir hale geldi ve dolayısıyla yaşam alanları ille de yer çekiminin gösterdiği yerde değil, tasarımcı veya müşteri nerede istiyorsa orada yapılabildi. Daha fazla açık alan, daha fazla aydınlık, istenilen her yükseklikte dış koridorlar ya da binanın yarı yüksekliğine cömertçe yerleştirilmiş balkonlar artık mümkündü. Açık şöminelerin yerine geçen daha yeni ve daha iyi ısıtma seçenekleri sayesinde pencereler büyüyebildi ve odalar, daha önceki yüzyıllarda rüzgar ve soğuğun izin vermediği büyüklüklere ulaştı. 1960’ların mimarlarının ellerinde kullanabilecekleri çok daha zengin bir palet vardı.

Beton şehir hayatının bütün darbelerine sağlam bir direnç ve müdanasız bir ağırbaşlılıkla göğüs gerebilirdi.  

Beton aynı zamanda güzeldi de. Tek malzeme ile bütünsel bir sistem yaratması Gotik katedrallerde kullanılan taşa benziyordu: yapı, yüzey ve bezemeler bina ile aynı malzemeden ve binanın yapıldığı şekilde vücut buluyordu. Ancak Gotik taş işçiliği, kemerler fiziğinin dayattığı formlarla sınırlıydı. En iyi taş ustaları bu kısıtlayıcı paleti muhteşem sanat eserlerine dönüştürürken olağanüstü başarılı ve zekice işler çıkarttılar ama, bu eserler ne kadar muhteşem olsalar da, kısıtlıydılar: büyüleyici güzellikte kiliseler olmaktan öteye geçemiyorlardı. Beton hemen her işte kullanılabiliyordu. Ve çoğu eski binada olduğu gibi düzenli olarak yeniden boyanması, rüzgarlı geçen her günden sonra çatı kiremitlerinin yeniden yerleştirilmesi ya da sıvalarının yenilenmesi gerekmiyordu. Şehir hayatının bütün darbelerine sağlam bir direnç ve müdanasız bir ağırbaşlılıkla göğüs gerebilirdi.  

Binaları ve malzemeleri oldukları gibi kabul eden Arts & Crafts akımının dürüstlük kaygılarından etkilenen 1960’ların Modernist mimarları için beton, mutlak berraklığın güzelliğine sahipti. Çok az bir bilgiyle, sadece yüzeyine bakarak, binanın nasıl yapıldığını ve nasıl ayakta durduğunu görebiliyordunuz: betonun dikkatlice yapılmış kalıplara nihai konumunda mı döküldüğü, yoksa özel bir atölyede üretilip yerine vinçle mi yerleştirildiği; kalıpların kaba damarlı ahşaptan mı yoksa pürüzsüz fiberglastan mı yapıldığı; hangi parçaların ağırlığı taşıdığı ve hangilerinin sadece çerçeveler üzerine giydirildikleri anlaşılıyordu.   

Ucuz enerji sayesinde, çelik ve cam gibi bir zamanlar mimaride yaygın kullanım için fazlasıyla lüks görülen malzemeler artık emre amade hale gelmiş ve betonun temel unsuru olan çimentonun kitlesel üretimine geçilebilmişti. Ucuzlayan malzemeler ve benzinle çalışan güçlü vinç ve kepçeler, daha önce hiç görülmemiş boyutta uluslararası bir inşaat patlamasına dayanak oldular: dünyanın her köşesinde konut projeleri, üniversiteler, okullar, devlet binaları, iş ve alışveriş merkezleri inşa edildi ve bunların çoğu, Sanayi Devrimi’nden önce sadece dünyanın en güçlü insanlarının sahip olabileceği binalarla aynı ölçekteydiler.  Çalışan mimarların sayısı kadar ısmarlanan projelerin çokluğu da, daha önce görülmemiş bir boyuta ulaştı. Uluslararası  seyahatin kolaylaşması ve her gittikleri yerden yeni fikirler ve görseller getiren, bunları kendi hedef kitleleri için yeniden yorumlayan uzmanlaşmış bir basının ortaya çıkmasıyla birlikte, mimarlar diğer ülkelerde neler olup bittiğini anında öğrenebilmeye başladılar.

İddialı mimarlar, birbirinin ne yaptığından haberdar olma ve rekabet konusunda Rönesans Floransası’ndaki ressamlardan geri kalmıyorlardı. 

İddialı mimarlar, birbirinin ne yaptığından haberdar olma ve rekabet konusunda Rönesans Floransası’ndaki ressamlardan geri kalmıyorlardı ama hem mimarların, hem de projelerin sayısı kıyas kabul etmeyecek kadar fazlaydı ve bu durum, yaratıcılığın en tanınmış merkezlerinin, 1960’lar mimarisinin birbiriyle bağlantılı küresel metropolü karşısında süslü köyler gibi kalmasına neden oluyordu. 

Kendilerini özgürleştiren bu yeni seçenekler ve teknolojik ilerlemenin sürekli hız kazanan atılımları, dünyanın her yerindeki mimarları motive ediyordu. Fransız kökenli İsviçreli mimar Le Corbusier’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri üretmekte olduğu, içinde yaşanabilir beton sanatının verdiği ilhamla büyülenmişlerdi. Bu uluslararası biçimsel akımın sosyolojik açıklaması ülkelere göre farklılık gösterebiliyordu: Birleşik Krallık’ta sosyal refah göstergesi; ABD ve SSCB’de Soğuk Savaş politikaları; Montreal’de Québécliler’in kendilerini ispat etme davası; Japonya’da savaş sonrası kendi kendini yeniden inşa etme; Britanya İmparatorluğu’ndan kurtulan Hindistan’da gururlu bir bağımsızlık simgesi; Franco yönetimindeki İspanya’da baskıyla uzlaşma ve rahatlama. Örnekler çoğaltılabilir. Bu örneklerin hepsi kendi içinde büyük ölçüde tutarlıdır ama tarzın bu kadar yaygınlaşmış olmasında, teknik ve sanatsal bir ivmenin varlığı da açıktır.  

1960’ların mimarları derinden hissettikleri bu sanatsal dürtü konusunda ketum davranmaya meyilliydiler. Daha eski dönemlerin büyük işverenleri genellikle güçlü insanlardı ve bina planlarının evrensel önemi hakkında yapılan konuşmalar hoşlarına gidiyordu. Tipik bir Brütalist müşteri ise, kamuya ya da bir şirkete ait bir bütçeyi yönetme sorumluluğu taşıyan bir komiteden ibaretti. Mimarlar binaları hakkında son derece sıkıcı ve tekdüze bir şekilde konuşuyor veya yazıyorlardı ve bu durum o dönem onları estetik denetimden kurtarmış olsa da, uzun vadede belki de sanatçı yeteneklerinin hafife alınmasına katkıda bulundu.

 Rudolp’un binası, Alman Baroku’ndan daha lezzetli bir duyarlılığa sahip, aynı zamanda Alp dağlarının zirveleri kadar ezici ve görkemliydi.

Mesela Paul Rudolph, ABD’nin en muhteşem dışavurumcu Brütalisti, Boston’daki Government Service Center’da (Devlet Hizmet Merkezi), tam ortasında kötü niyetli bir kurbağayı andıran gizemli bir çıkıntının bulunduğu tıknaz bir ofis kayalığının altında, birbirine saldıran yılanlar gibi kıvrılan ve beton mantarlardan oluşan bir arazide döne dolaşa yollarını bulan kavisli merdivenler yaratmıştı. Bütün binayı kaplayan çekiçlenmiş beton sıva dokusu, binaya sınırsız bir sağlamlık ve dayanıklılık görüntüsü kazandırıyor ve bu kaba dokunun insan elinin uzanabileceği noktalarda neredeyse cilalanmış gibi pürüzsüz bir yüzeye dönüştüğü anları daha da dikkate değer kılıyordu. Rudolp’un binası, Alman Baroku’ndan daha lezzetli bir duyarlılığa sahip, aynı zamanda Alp dağlarının zirveleri kadar ezici ve görkemliydi. Buna rağmen kendisine estetik dürtüsü sorulduğunda, muhtemelen kendi duygusuzluğunun ölçüsüzlüğü karşısında kahkahalarını bastırmaya çalışarak, tasarımın “dolaşım ve tahliye sorunlarına karşı doğrudan işlevsel bir çözüm” getirdiğini söylemişti. 

Bu tarz iddialar tarafından yanıltılmaya artık bir son vermenin ve mimarinin gelmiş geçmiş en büyük döneminin -tuğla, taş ve ahşabın yapısal kısıtlamaları aşıldıktan sonra ve 1970’lerdeki petrol krizi 1960’ların iyimser fütürizmini paramparça etmeden önce yaşanan o kısacık ama çok değerli anın- tadını çıkartmaya başlamanın zamanıdır. Rudolph’unki kadar başarılı bir beton bina için gereken işçilik, herhangi bir eski bina teknolojisinin gerektirdiği kadar ustalıklı ve dikkate değerdir ve hakkını vererek baktığınızda, kalitesi apaçık ortadadır. 

Suçluluk duygusuyla yoğrulmuş bir çevre duyarlılığı mimarların bugünkü seçeneklerini haklı olarak kısıtlıyor ve öngörülebilir gelecekte bu durum devam etmeli. Brütalizm bir daha gelmeyecek. Brütalizm birikimimiz sınırlı ve ne yazık ki sürekli saldırı altında. Rudoph, I M Pei, Denys Lasdun ve akımın diğer devlerinin elinden çıkan binaların yıkılması veya ‘yenilenmesi’ de, en az Donato Barmante, Christopher Wren ya da Frank Lloyd Wright’ın binalarının kaybedilmesi kadar ciddiye alınmalı. Brütalizm yıkım ekibinin güllesinden fazlasını hak ediyor; bu akım, tarih boyunca dünya mimarisinin ulaştığı en yüksek noktaydı.

Yazar Barnabas Calder, Liverpool Üniversitesi’nde öğretim görevlisi ve Raw Concrete: The Bauty of Brutalizm (Ham Beton: Brütalizmin Güzelliği, 2016) kitabının yazarıdır.

Bu makale aeon.co internet sitesinden Creative Commons lisansına uygun olarak alınmıştır.